- Öncelikle bize biraz kendinizden bahseder misiniz?
Kendimden kadın, anne, eş, yazar, çevirmen, Türkiyeli, İstanbullu gibi sıfat ve işlevlerin ötesinde kavramlarla bahsetmek isterim. Bunları çıkarsak geriye ne kalır? Film izleyen, okuyup yazan, insanlık durumu üzerine düşünen, hayatı başkalarıyla geçirirken neşeli ama içinde bulunduğum ülke ve ahval hakkında tedirgin biriyim.
- Edebiyat ile aranızdaki ilişkiden bahseder misiniz? (Sevdiğiniz türler, kitaplar, yazarlar)
Edebiyatla aramda kamusaldan çok mahrem bir ilişki var. Türk edebiyatı ile ilişkim ise her gün önünden geçtiğim kıraathanelerle olana benziyor. Edebiyat da pek çok diğer alan gibi erkek egemen, bu nedenle kendi küçük kozamda zihnimdeki dile yakın yazarları bulmam çok zaman aldı, aramaya ve elemeye hâlâ şevkle devam ediyorum. Kendimi “edebiyat” metinlerinden çok, karakterlerin ya da duygusal atmosferin yazarı ve edebiyatını görünmez kılabildiği kitaplara daha yakın hissediyorum. Bu açıdan çok fazla sevdiğim kitap ve yazar var. Rachel Cusk’ın Diğer Ev, Elizabeth Strout’un Benim Adım Lucy Barton ve Ottessa Moshfegh’in Dinlenme ve Rahatlama Yılım olarak çevrilen kitapları son zamanlarda sevdiğim kitaplar…

- Sizin için yazmak ne ifade ediyor, sizi yazmaya iten şey nedir?
Beni yazmaya iten şey hasbelkader bu dünyaya gelmiş olmak. Benim için bunu anlamlandırabilmenin başka bir yolu yok. Bu kadar acayip insanlık durumunu, içinde yaşamak zorunda olduğumuz mucize/trajediyi anlamaya çalışırken ortaya çıkan sorular hikayelere dönüşüyor.
- Sinema ile ilişkinizi nasıl tanımlıyorsunuz? Sizin bir izleyici olarak sevdiğiniz filmler hangileridir, yönetmenler kimlerdir?
Sinemayla çok yakından ilgiliyim. İstanbul Film Festivali’ni adı Sinema Günleri olduğu zamandan itibaren uzun yıllar takip ettim. Eskiden günde üç filme giderdim, şimdi Başka Sinema sayesinde bağımsız filmlere canım istediğinde, sinema salonları boşken gidiyorum. Film çekmek yerine yazmayı seçmemin sebebi yazarlığın yalnız yapılan bir iş olması ve ortaya çıkan yapıta başkalarının etkisinin asgariliği… Ucunda büyük bütçeler, ikna süreçleri ve koca bir ekip olmasa film çekmeyi çok isterdim. Sevdiğim film ve yönetmenler de çok fazla, aralarından seçim yapmak çok zor ama son yıllarda sevdiğim filmler arasında ilk aklıma gelenler, The Painter and the Thief, Raw, Border, Toni Erdmann ve Promising Young Woman… Türk sinemasına da edebiyatından daha yakınım. İşe Yarar Bir Şey ve Ana Yurdu son zamanlarda sevdiğim filmler arasında…

- Çeviriye başlamadan önce bir hazırlık yapıyor musunuz? Yapıyorsanız bunlar nelerdir? Çevirisini yaptığınız kitaplar arasında en çok bağ kurduğunuz/beğendiğiniz ve en zorlandığınız kitap hangisiydi?
Bize iş görüşmelerinizde olumsuz yanlarınızı sorduklarında “Mükemmeliyetçiliğim.” diye cevap verin derlerdi. Bu yüzden mükemmeliyetçiyim dediğimde bana hep yalan söylüyormuşum gelir ama editörlüğümden geçen yazarlar bunu -bazen yılgınlıkla- doğrulayacaktır. Çeviriye başlamadan önce değil de, çeviri esnasında yazar, kitabın geçtiği dönem ve coğrafya ile ilgi bilmediklerimi, büyük bir zevkle araştırıyorum. O döneme ait sözcükleri, gündelik alışkanlıkları, kur yapma biçimlerini, görgü kurallarını, mimari teknikleri öğrenmek, bunları Türk okurunun anlayabileceği şekilde aktarmaktan mutlu oluyorum. Çevirisini yaptığım yazara karşı sadakati, aramızda oluşan gizli bağı çok önemsiyorum, bu nedenle çeviri yaparken yazarken olduğumdan çok daha itinalı, düşünceli, nazik biri oluyorum.
Çeviri çok uzun süren, meşakkatli bir iş olduğu için ilgimi çekmeyen kitapları baştan kabul etmiyorum, dolayısıyla beğenmemek gibi bir durum olmuyor. Ama Jane Austen’la aramda yazdıklarını çevirirken, okurken olduğundakinden çok daha yakın bir bağ oluştu. Aklı, espri anlayışı ve cümle kurgusundaki maharetle, kapalı günlerimde bana başka türlü bir arkadaş oldu, bir de şimdiye kadar diline ve ifadesine haksızlık edildiğini düşündüm, kendimi aramızdaki çocuksu, zaman ötesi, gizli arkadaşlığa inandırdım.
- Romanınız ‘Ağır Bir Şeyin Fazla Gürültü Çıkarmadan Devrilişi’ hakkında konuşmak isteriz, günümüz dünyası çerçevesinde insanı ve insanlar arasında olan iletişimi realist bir zeminde ele aldınız. Modern dünyanın arasında sıkışıp kalan insanı nasıl görüyorsunuz?
Modern dünyada sıkışan insanları dışarıdan gözlemleyen biri olmaktan ziyade kendimi de onlardan biri olarak görüyorum. Romanımın yayınlandığı zamandan bu yana içindeki meseleler daha da can alıcı hale geldi. İnsanlar bire bir, samimi ilişkilerden daha da koparak daha fazla sosyal medyaya yöneldi, birey daha da yalnızlaştı, devletin birey üzerindeki baskısı daha da arttı, kendimizle yüzleşmekten daha da kaçar hale geldik… Dolayısıyla kitabı yazarken sorduğum soruların daha da geçerli hale geldiğini düşünüyorum. Bu nedenle kendimizle yüzleşmek zorundayız ve bu da bana göre, maalesef zeytin ağaçlarıyla, üç günlük kişisel gelişim kurslarıyla mümkün olamıyor. Parayla satın alınabilen servislere çok alıştık, soruları değil cevapları istiyoruz, hem de hemen. Halbuki sorular cevaplardan daha önemli, doğru soruları sorup, gerekli süreçleri aşmadan aradığınız cevaplara ulaşamıyorsunuz. Hatta belki de hiç ulaşamayacaksınız. Bu nedenle kitaplardan, kurslardan hap gibi bazı cevaplar alıp bir süre sonra daha derin bir boşlukla karşılaşmak pahasına kendimizi kısa süreliğine rahatlatmak yerine soruların peşinden gitmeyi önemsiyorum.
- Eserinizde her sonun bir sonuca varması gerekmediğini gösterdiniz bizlere. Mine’nin yaşadıkları ve bize tasvir edilen Mine’nin iç dünyasının tüm renkleri, karanlığı ve acısı dahilinde Mine’ye ve eserinize daha farklı bir son düşündünüz mü? Eserinizdeki Mine karakteri ile kendinizi bağdaştırdığınız oluyor mu?
Bu soruyu sorduğunuz için teşekkür ederim. Romanımın en başta yazdığım ve neredeyse hiç değiştirmediğim iki yeri başı ve sonuydu, gerisi sonradan geldi. O arada belki sonu da değişir diye düşünüyordum, öyle olmadı. Romanın bu şekilde, orada bitmesi gerektiğine dair hiçbir tereddüdüm yoktu, hatta editörüm de benimle aynı fikirdeydi ki, son paragrafta birkaç kelime değiştirdiğimde bunu fark edip “bana bir tarafa doğru kaydırmışsın gibi geldi, lütfen eski haline döndür” diye görüş vermişti.
Ama kitap yayınlandıktan sonra sonuyla ilgili okurlardan çok soru ve bazen de eleştiri aldım. Hatta geçenlerde ekşisözlük’te bir okur “Özlem Hanım kitaba bir son koymayı unutmuş” gibi bir yorum yazmış. “Ağır Bir Şeyin Fazla Gürültü Çıkarmadan Devrilişi”ni beş yılda tamamladım, bu süre zarfında sonunu da uzun uzun düşündüm. Sonunun muallaklığına dair soruları sayenizde buradan cevaplarken, öncelikle bir itirafla başlayayım: Sanırım ben okuduğum kitapların sonlarından tatmin almak bir yana, nasıl bittiklerini hatırlamam bile, yıllar sonra aklımda kalan adını koyamadığım bir his ve içlerinden bir kaç sahne olur. Öte yandan, böyle olmasa bile romanımın sonunu açık bırakırdım çünkü Mine’nin evliliğinin nasıl nihayetleneceğini okurun, genelde evlilik ve ilişkiler üzerine, özelde de Mine ve kitapta olup bitenler hakkındaki yargıları belirlesin istedim. Mesela bağımsızlık ya da güvence paraya bağlı mıdır, değil midir? Mine aslında Hikmet’le mutlu muydu? Bütün olup bitenlerden sonra bir mutluluk ihtimali mümkün müdür? Mesela hamile kalsa, bir çocuk onlar için yepyeni, ortak bir hedef oluştursa o evlilik yürür mü? Kitap kapanır kapanmaz hikaye de kapanmasın, okur kitabı bitirdiğinde bu soruları kendine sormayı sürdürsün istedim.
Mine’ye gelirsek, kendimi onunla bağdaştırdığım olmuyor çünkü her ne kadar birinci tekil şahıstan yazsam da karakterlerimi sesleri, tavırları, zaafları, elleri, saçları, bir sürü başka özellikleriyle yıllarca kafamda tahayyül ettikten sonra yazıyorum. Yazarken karakterlerin benim temennilerime aykırı hareket ettikleri, bana yazmak istemediklerimi yazdırttıkları da oluyor. Mesela Ağır Bir Şeyin Fazla Gürültü Çıkarmadan Devrilişi’nde Placebo konseri gecesinin sonunda olanları yazmamak için bir seneden fazla direndim.
- Henüz blog sayfasına yazarken, bir gün kitabınızın yayınlanacağını düşündünüz mü? Sizin romanınızı tamamlarken motivasyonunuz nelerdi?
Benim loriginedumonde.com adlı mahlasla yazdığım bir bloğum vardı ancak orada romanımı değil bambaşka yazılar yayınlıyordum. O yazıları kitaplaştırmak üzere de teklifler aldım ancak onları bu amaçla yazmamış olduğum için bir türlü içime sindiremedim. Blog artık ortada olmadığı için, o yazıları günün birinde denk gelirse bir fotoğrafçı ile ortak bir çalışma yaparak yayınlamayı düşünebilirim. Roman yazma konusundaki motivasyonuma gelince… Aslında bir roman eksik bir roman fazla ne fark eder, zaten çok fazla kitap yayınlanıyor, diye düşünüyordum. Bir romanı tamamlamak, maraton koşmak ya da Everest’e tırmanmak gibi bir eşik haline gelmişti benim için, arkadaşlarım, çevrem yıllardır çok ısrar ediyordu. İronik biçimde yıllarca bitmeyen romanım, eve yatılı bir bakıcı gelip, ben de bir süre işsiz kalınca çılgın bir tempoyla bitiverdi. “Ağır Bir Şeyin Fazla Gürültü Çıkarmadan Devrilişi”ni bitirdiğim günü hiç unutmuyorum. Yağmur altında İstiklal Caddesi’nden Harbiye’ye doğru yürürken sanki ayaklarım yerden bir santim yukarıdaydı.
- Bundan sonraki çalışmalarınızdan bahsetmek ister misiniz?
İkinci kitabımı yazmaya siz “Ağır Bir Şeyin Fazla Gürültü Çıkarmadan Devrilişi”ni okurken çoktan başlamıştım. Hatta iki kitap üzerinde birden çalışıyordum. Ancak Can Yayınları’ndan teklif alıp Mundi’nin Yönetici Editör’ü olunca işin diğer tarafına geçmiş oldum. Pandemi sırasında hem annemi, hem de babamı kaybettim, işlerimi de dışarıdan sürdürmeye karar verdim. İlk romanımı yazarken evde bir canavarla yaşamak zorunda kaldığını her fırsatta dile getiren kızım, 2023’de üniversiteye başlayacak. Ben de Mary Shelley’nin Mathilda ve bana okuma sevgisini tattıran ilk kitaplardan biri olan Küçük Kadınlar çevirilerimle birlikte, ikinci romanımı da nihayet yayınlayarak bütün canavarlarımı serbest bırakabileceğim
- Son olarak, varsa eklemek istedikleriniz nelerdir?
İlginiz için çok teşekkür ederim, sitenizi merakla takip edeceğim.
