Big Fish: Hayal ve Gerçeğin Arasında

Dinlediğimiz masalların altında aslında bambaşka dinamikler olsaydı nasıl olurdu? Veyahut bizlere sıra dışı ve imkansız gelen masallar, mitolojik ögeler ve kavramlar tam da yaşadığımız dünyada olsaydı ne düşünürdük?

Senaryosu John August tarafından yazılan ve Daniel Wallace’ın Big Fish (Büyük Balık) isimli romanından esinlenen yapım bizlere, masal ve gerçeklik arasında küçük bir kapı aralıyor. Yönetmen Tim Burton’ın elinden çıkan bu eser, Burton’ın gotik yada capcanlı atmosferlere sahip (Alice’s Wonderland, Charlie’s Chocolate Factory, Edward Scissorhands) yapımlarına oranla daha az karnavalesk , daha sade görüntüler içeren ama hikayesiyle yine diğerleri gibi farklı ve renkli bir çizgide ilerlediğini gösteriyor. 

Film, masallarla yaşayan ve hikayelerini ne kadar inandırıcı gelmese de bulunduğu her ortamda, toplulukta anlatmaktan çekinmeyen bir babanın, oğlu ile olan ilişkisini ve bu iletişimin arasına masalların gerçekliğine dair şüpheyle giderek sekteye uğramasını aktarıyor. Çocukluğundan beri babasının başından geçenleri dinleyen Will zamanla bu anlatıların birer hikaye olduğunu kanıksar. Baba Edward, ne kadar bunların hayal ürünü olmadığını dillendirse de, Will’in mantığına uymadığından olacak, artık bu hikayeleri dinlemek istemediğinden uzaklaşır ve aileden uzakta yurtdışında bir hayat kurar. Edward’ın sağlık problemleri dolayısıyla, eşiyle beraber baba evine dönen Will; masallardaki buz dağının görünmeyen kısmını sorgular. Cadılar, kurt adamlar ve devlerle örülen hikayelerin gerçeklik ve hayal kavramları arasında savruluşuyla Will kanıtlar arar.

Filmin sahip olduğu sekanslar, sahneler boyunca hayaller gerçeğe, gerçekler hayale karıştırken kimi zaman birbirlerinin önüne geçtiğinden izleyicisinin de aklını karıştırmayı başarır. Baba-oğul arasındaki bağın birbirlerine -duygusal ve rasyonel açıdan- tezatlığı ile birlikte etkileyici bir film ortaya çıkar. Sirk karakterleri -orantısız vücut hatları ve yüzler-, yamuk evler, karanlık ormanın atmosferi gibi birçok detayda Burton yine gerçeklik zeminiyle oynamaktadır. Bu baba-oğul ilişkisinde Will’in gerçeklerin peşinden koşmasının bir diğer nedenide kendi doğacak olan oğlunun yerine koyması ve ona böyle bir ebeveynlik tattırmaması olarak düşünülebilir. Kendini sürekli empati içerisinde bulan Will için hayaller zaman zaman gerçeklere  dönüşürken babası ile olan iletişimi yeniden güçlenir. 

Diğer yandan Edward’ın anlatıları tam olarak gerçek olmasa da, tamamiyle hayal de değil. Örneğin sirkte karşılaştığı adamı, kasabaya dadanan bir dev olarak aktarması yada Spectre kasabasında tanıştığı Jenny’den hikayelerinde cadı olarak bahsetmes gibi. Sık sık flash-back ile görselliği ve hikayeyi besleyen film, izleyiciyi de hikayenin içine katarak Will ile beraber neyin gerçek neyin hayal olduğunu takip etmemize yardımcı oluyor. Gençliği boyunca ve iş hayatında da sürekli gezen bir insan olarak tanıdığımız Edward Bloom, film boyunca sosyal bir insan olduğunun özellikle altını çizer. Farklı mekanlarda ve iklimlerde tanıdığı insanlar hakkında renkli anlatılar yaratmasının altında Edward’ın hayalperest kişiliği yatar. Sahneler boyu devamlı hayallerin diğer yüzü ortaya çıkarken, beklenmedik anda Edward’ın hastaneye kaldırılmasıyla Will kendini hem yüzleşme de uzlaşma içerisinde bulur. Babası can vermeden evvel, ona onun ölümünü anlatarak bir masal içerisinde bulması aslında kendini sürekli uzaklaştırdığı bu hayal dünyasının bir kaçış kapısı veyahut hüznün içerisinde bir umut ışığı olduğunun en önemli ve güzel göstergelerinden biri olarak karşımıza çıkar. Cenaze merasiminde hikayelerde bulunan tüm karakterlerin orada bulunması Will ile beraber bizi de şaşkına uğratır, hüzünlendirir.

Ve son olarak filmi baştan sona kapsayan bu sembolik hikayelerden en önemlisi olan balık konusuna değinirsek; bulunduğu akvaryumun büyüklüğüne göre kendini geliştiren, büyüten balık, aslında Edward Bloom’dur. Edward’ın bulunduğu kasabadan ayrılmasının sebebi artık ona küçük gelmesidir. Bu yüzden sık sık gezer, insanlar tanır ve kendini bir yere hapsetmek istemez. Edward’ın en büyük isteği o balığı yakalamaktır, yani kendini daha da büyütmek, hikayelerini daha da renklendirmektir. Kısacası izlediğimiz; sıkıcı ve sıradan hayatının penceresinden, daha renkli ve canlı bir kontrasta bakan bir babanın, siyah-beyaz bakan, şüpheci ve realist oğluyla hikayelerle kurdukları bağın işlenmesidir. Bir büyük balık olarak akvaryumun dışını istemektedir Edward.

Notlar:

Eser dört ayrı dalda Altın Küre’ye aday olurken aynı zamanda müzikleri ile Oscar’a aday olmuştur. Film müzikleri diğer Burton projelerinden de gördüğümüz Danny Elfman’a aittir.

Yorum Bırak

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir