Söyleşi : Uğur Cumaoğlu

  • Bize biraz kendinizden bahseder misiniz?

İki binli yılların başında ilk yazılarımı neşretmeye başladım. Birçok ulusal dergide edebiyat, sinema, teknoloji, dijitalleşme, kitap değerlendirmeleri vs. üzerine deneme ve makalelerim, bunların yanında da şiirlerim yayımlandı. Bunlarla birlikte şu an hâlihazırda yayınlanmış biri ortak çalışma olmak üzere yedi kitabım mevcut. Kısaca kendimi bu şekilde ifade edebilirim. Ömrü kısa olan varlığın kendisiyle ilgili uzun cümleler kurmaması daha iyi.  İnsan kendini arayan bir yolcudur. “İnsan” dediysem kastettiğim o kişiyim. Yani gerçekte bir yolcuyum.

  • Edebiyatla ilişkinizden bahseder misiniz? (Sevdiğiniz türler, kitaplar, yazarlar)

Edebiyatla ilişkim, biraz geç olsa da lise yıllarımda başladı. Doğu ve Batı klasiklerini beraber okumaya gayret ederek ve arafta kalmamaya çalışarak kendi zihin dünyamı inşa etmeye çalıştım. Bu inşa sürecinde Attar’dan Dostoyevski’ye, Hafız’da Goethe’ye, Mevlana’dan Shakespeare’e, Sadi’den Borges’e, Hesse’den Filibeli’ye kadar birçok farklı ustanın izleri var. Bin Bir Gece Masalları’ını, Mesnevi’yi, Mantıku’t-Tayr’ı Bostan ve Gülistan’ı, Âmâk-ı Hayal’i vd. okumayan kişi Doğu’yu ve onun muhayyilesini; Suç ve Ceza’yı, Sefiller’i, Siddhartha’yı, Savaş ve Barış’ı, Yabancı’yı, Karanlığın Yüreği’ni, Don Kişot’u vd. okumayan da Batı’yı ve modern kahramanın/insanın düşüşünü ve sancılarını anlayamaz. İnsan, Joseph Campbell’ın da dediği üzere sonsuz bir yolculuğa çıkmış kahramandır ve bu yolculuk hangi yöne olursa olsun kendini tanıma, bilme, keşfetme serüvenidir. Bu nedenle edebiyat, her zaman yaşamın hem merkezi hem de ekseni olarak yer edinir. Benim hayatımda da yeri farklı değildir. Benim okuma serüvenim de kendimi tanıma, keşfetme sürecidir diyebilirim. Türler açısından bakacak olursak, her okuyucuda olduğu gibi beni de çeken türler oldu. Polisiye ve bilimkurgu sonradan ilgimi çeken iki tür oldu. Polisiyede başta Edgar Allan Poe ve Agatha Christie, bilimkurguda da H. G. Wells, Isac Asimov, Aldous Huxley, George Orwell gibi isimler beni bu türlere çeken isimler oldu.

  • Sinema ile ilişkinizi nasıl tanımlıyorsunuz? Sizin bir izleyici olarak sevdiğiniz filmler/türler, nelerdir?  Yönetmenler kimlerdir?

Sinema ile ilişkim en az edebiyat kadar sıkıdır, ancak benim için ikinci sırada yer alır. Birinci sıra edebiyata aittir. Bunun nedeni de kurgu her ne kadar yazara ait olsa da hikâyeyi kendi zihnimde oluşturmamdır. Zihnimde olan ne varsa bu hikâyeyi inşa eden de odur. Yani bana ait olanla bunu yaparım ve işin sonunda kurgu ve hikâye yazarından kopup, tüm karakterleri, resimleri, mekânları vs. ile bana ait hale gelir. Fakat sinema da durum böyle değildir. Kurgu ve hikâye olarak izlediğimiz tüm filmler,  yönetmenin gözünden imajlara/resimlere dönüşür ve karakterler, hikâye, mekân vs. her şey hazır resimler olarak karşımıza çıkar ve bunları değiştirme ya da yeniden hayal edip zihnimizde tekrardan betimleme imkânımız ortadan kalkar. Oysa edebiyatta bunun sınırlarını belirleyen tek şey bizim hayal dünyamızdır. Sinemanın edebiyata göre böyle bir handikabı vardır. Ancak bu durum benim için sinemanın önemini azaltmaz, aksine arttırır. Çünkü edebiyat ve sinema bana karşılıklı bir okuma imkânı sunar. Bunu da usta yönetmenler ve unutulmaz filmlerle yapar. Bir izleyici olarak benim için ilk sırada gelen yönetmen, tüm filmleriyle Andrey Tarkovski’dir. Ondan sonra önde gelen isimler ise Akira Kurosawa, Francis Ford Coppola, Peter Jackson, Denis Villeneuve, Guillermo del Toro, Jean-Luc Godard, David Fincher, Abbas Kiyarüstemi, Darren Aronofsky, Nacer Khemir, Hayao Miyazaki, Mecid Mecidi, Mesut Uçakan, Semih Kaplanoğlu, Murat Pay, Zeki Demirkubuz, Derviş Zaim; bilimkurguda Christopher Nolan, George Lucas, James Cameron, Ridley Scott  vd.’dir.  Diğer kategorilerde de çok kıymetli örnekler olmakla birlikte tür olarak dram ve bilimkurgu özellikle takip ettiğim iki kategoridir. Beni etkileyen başat filmler ise yabancı filmlerde Yurttaş Kane, Forrest Gump, Dersu Uzala, Seven, Dövüş Kulübü, Esaretin Bedeli, Baba, Yüzüklerin Efendisi, Pan’ın Labirenti, Yıldızlararası, Başlangıç, Lucy, Yıldız Savaşları, 2001: A Space Odyssey, yerli filmlerde Sevmek Zamanı, Reis Bey, Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak, Masumiyet, Kader, Buğday, Dilsiz, Uzun Hikâye, Bir Zamanlar Anadolu’da vs. başta gelen filmler olarak sayılabilir. Elbette liste uzatılabilir.

  • Cenneti Yeryüzüne İndirmek kitabınızla ilgili görüşlerinizi almak isteriz. Posthümanizm ve transhümanizm kavramlarının Türkiye’de bilinirliği ve toplumda ortaya çıkardığı algıyı nasıl değerlendiriyorsunuz? Kavramları hiç bilmeyen bir kişiye nasıl tanımlardınız? Bu kavramlar arasında farklar nelerdir?

“Bilimkurgu Sinemasında Din ve İdeoloji” alt başlığıyla yayınlanan çalışmamda, bilimkurgu sinemasının arka planında yer alan ve bu türdeki filmlerde görünmeyen etken olarak inanç ve felsefenin nasıl kurgulandığını görünür kılmaya çalıştım. Çünkü inanç ve düşünce açından bilimkurgu filmleri arka planda güçlü fikirlere dayanır. Bir filmi sadece film olarak izlemek onu eğlencelik bir tüketim nesnesi haline getirir. Her filmde olduğu gibi bilimkurgu filmlerinin de anlatmaya veya göstermeye çalıştığı bir mesele var. Üstelik işin içine din, bilim, ideoloji gibi yeri geldiğinde birbiriyle çatışan unsurlar girince kendini dini, bilimsel, felsefi hatta mitolojik imajlarla ifade etmeye çalışan bu tür için de alana özgü çözümleme gerekir. Ben de bunu yapmaya gayret ettim. Posthümanizm ve transhümanizm kavramları toplumumuzda neredeyse hiç bilinmeyen ve yerel akademide de yeni yeni tartışılan kavramlar. Şu an akademik olarak bile bu kavram(a)ların acemisiyiz. Akademinin kendisi bile bu meseleye daha çok uzakken, tartışmaların topluma inmesi de mümkün görünmüyor. Haliyle bu konuda toplumsal bir algı ya da bilincin oluşabilmesi çok zor. Bu konuda çok umutlu değilim. Bu kavramları hiç bilmeyen birine anlatmak isteseydim, transhümanizmi “şu an yaşayan ve ölümlü son biyolojik form olan akıllı insanı, bilim ve teknolojinin desteğiyle daha gelişmiş ve ölümü aşmış biyonik veya biyomekanik bir forma dönüştürme fikri” olarak ifade ederdim. Posthümanizmi ise “insanın biyolojik ve ölümlü formundan çok daha gelişmiş mekanik formuna tamamen geçiş yaptığı, biyolojik insan sonrası zamanın gerçekleştiği dönem” düşüncesi olarak anlatırdım. Bu ikisi arasındaki fark ise “transhuman” döneminin şu an gerçekleşiyor oluşu, “posthuman” döneminin de bundan sonraki süreçte gerçekleşecek olmasıdır. Birbirini takip edeceği düşünülen iki süreç.

  • Kitabınızda özellikle bu kavramların belirli bir ideoloji etrafında yoğunlaştığı ve insanla ilgili yeni bir tanımlama için araç olarak kullanıldığını okuyoruz. Bu konuyu biraz açmak ister misiniz?

“İnsan nedir?” sorusu ile “İnsan kimdir?” sorusu bizi farklı cevaplara götürür. Transhümanizm, ilk olarak “İnsan nedir” sorusunu cevaplamaya çalışan bir ideoloji olarak ve bilim-teknolojiyi de arkasına alarak güçlü bir yer edindi. Bu ideolojiye göre insan, bilim ve teknoloji ile istendik biçimde ve hep yeniden tasarlanabilir, kurgulanabilir, programlanabilir biyolojik bir formdur. Onun transhuman/transinsan modeli, bir sonraki evreye, yani posthuman’a ulaşmayı sağlayacak bir ara formdur. Bu ara biyoform, evrimin son sıçramasını yapacak son akıllı biyolojik canlıdır. Bu canlı tasarım modeli, hep yeniden tasarlanarak posthuman’a ulaşıldığında görevini tamamlayıp tarihe karışacak ve insan sonrası döneme geçildiğinde de insan, bir süper zekâya/tanrıya dönüşmüş olarak her şeyi tasarlayacak tek “bilinç” olacak. Transhümanistler de şu an tanrıya karşı böyle bir meydan okumaya girişmişler. Bunu da bilimkurgu filmleri ile anlatmaya çalışıyorlar. Bu ütopyayı anlatmak için de imajların ve  kendine özgü bir “dil” olarak da sinemanın gücü kullanılıyor. Bilim ve teknolojinin kurgulayabileceği, bilhassa gelecekteki tüm biçimler bu filmlerde sürekli dönüşerek karşımıza çıkıyor ve bu ütopyada en başta dönüştürülen ve yeniden biçimlendirilen hep insan oluyor. Burada şunu da sormak gerekiyor: “insan tasarlanan mıdır, tasarlayan mıdır?” bu soru “insan kimdir” sorusunun da cevabına ulaşmamızı sağlıyor. Nitekim bilimkurgu filmleri neredeyse her filmde sorduğumuz bu soruların cevabını açık bir şekilde veriyor.

  • Son olarak konuyla ilgili söylemek istedikleriniz nelerdir?

Muhyiddin İbn Arabi “Kâinatı bir havana koyun, dövüp özünü alın, ortaya insan çıkar.” demiş. “İnsan olma”nın ne demek olduğunu okuduğumuz her eserde, izlediğimiz her filmde görüp anlıyoruz. İnsan ile kâinat birbirinin aynası, birbirinin parçası, birbirinin sırrıdır.  Edebiyat da sinema da diğer tüm sanatlar da bilim ve teknoloji de insanın kendini izlemek, keşfetmek, tanımak, anlamak için ürettiği, icat ettiği alanlardır. Bunlar, insanı hedefine koyan, onun varlığını tehdit eden, onu yok edebilecek silahlara dönüşmemelidir. İnsan kendini tanımak, bilmek, keşfetmek istiyorsa kendine dönmek ve en başta kendinden yola çıkmak zorundadır. Sun’ullah Gaybî’nin de dediği gibi “Her ne varsa âlemde örneği var âdemde. Bul seni sen bu demde âdeme gel âdeme.”

  1. Transhumanizm ve posthumanizm kavramlarını gerçekten çok güzel bir şekilde anlatmışsınız. Söyleyişiyi okurken keyf aldım. Emeğinize sağlık

  2. Çok beyendim, Uğur beye bu söyleyişi için okurların istifade edebileceği güzel yazıları ve kitapları çok kıymetli zamanlarını verip bize ulaştırdığı için teşekkür ederim başarıların devemını diliyorum.

Yorum Bırak

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir