Söyleşi: Figen Koşar

  • Bize biraz kendinizden bahseder misiniz?

Kadın, anne, gezgin, okur, yazar…

Sanırım bunlar beni en iyi tanımlayan sıfatlar. Balkan kökenli bir ailenin çocuğu olarak Tekirdağ’ın Çorlu ilçesinde doğdum. Üniversite yıllarımdan itibaren de ülkenin pek çok coğrafyasında yaşama şansı elde ettim. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi mezunuyum, ancak okulumun telkin ettiği gibi bürokrasiye bulaşmadım. O yılların popüler mesleği olan bankacılık ile başladım çalışma hayatıma. 30 yıla yakın,  öncelikle finans sektöründe, sonra farklı alanlarda beyaz yakalı olarak çalıştım. Yaşamayı, keşfetmeyi, keşfettiklerimi paylaşmayı, kalplere dokunmayı, oralarda benzerlikler yakalamayı çok severim. Ne iş yaparsam yapayım ya da kurduğum ilişkilerde insanı odak noktaya koymaya çalıştım hep. 

  • Edebiyatla ilişkinizden bahseder misiniz? (Sevdiğiniz türler, kitaplar, yazarlar)

Dediğim gibi “yaşamın kendisini” seviyorum öncelikle.  Ama sadece bir hayatımız var. Bir kez deneyimleyebiliyoruz onu. Bazen yanlışlar da yapıyoruz. Gerçi kime göre, neye göre yanlış tartışılır ama o başka bir alanın konusu. Bana göre hayat bir olasılıklar zinciri. Geri dönüşü olmayan bir labirentte, seçtiğimiz ya da yöneltildiğimiz koridorlardan ilerleyerek çıkışı buluyoruz. Diğer koridorlarda aklımız kalarak. İşte benim için edebiyat, diğer tüm koridorlarda olan biteni simülatif olarak deneyimleme fırsatı. Zamandan bağımsız, mekandan bağımsız, cinsiyetten, doğduğun çevreden, ulaştığın ya da ulaşmak istediğin kişilerden bağımsız. Çok zengin, çok renkli bir evren bu. Kelimelerle yaratılan bir dünya. Yazar ne kadar başarılı ise o kadar net görebildiğim, o kadar dahil olabildiğim farklı hayatlar, farklı olasılıklar.

Açıkçası beni genişleten her türde ve konuda okumayı seviyorum. Şiir, felsefe, psikoloji, sosyoloji. Öykü hem yazdığım,  hem çok severek okuduğum bir tür. Daha zor aslında. Matematiği doğru kurmak, sınırlı bir alanda derdinizi anlatmak, çarpıcı bir son bulmak durumundasınız. Özellikle çağdaş öykücüleri sıkı takip etmeye çalışıyorum. Ama favorim her zaman roman. Az önce anlattığım sebeplerle, daha uzun süre içinde kaybolabilme, daha çok derinleşebilme fırsatı sağladığı için. Bir de romanın katmanlı yapısını seviyorum. Kurarken de çözerken de ayrı keyif veriyor bana.

Sevdiğim yazar olarak, hangi birini söyleyebilirim ki?  Marquez, Hemingway, Murakami, Proust, Cesare Pavase, Jack London, Latife Tekin, Tanpınar. Yazmaya devam etsem bu liste uzar gider böyle.

  • Sinema ile ilişkinizi nasıl tanımlıyorsunuz? Sizin bir izleyici olarak sevdiğiniz filmler, yönetmenler hangileridir?

Sinema ile ilişkim daha çok izleyici düzeyinde. Üzerinde konuşacak kadar olmasa da seviyeli bir ilişkimiz var diyebilirim. İstanbul Film Festivali’ni mümkün olduğunca takip etmeye çalışıyorum. Zaman zaman Beykoz Kundura ya da Pera Müzesi’nde kaliteli gösterimler oluyor Salonda izleyeceksem, Başka Sinema’ya bakıyorum öncelikle. Muhakkak bana uygun bir şey yakalıyorum. TRT 2’de şahane filmler oluyor. Film çözümlemelerini takip etmeye bu kuşak ile başladım diyebilirim. Henüz kendim çözümleme yapacak kadar vakıf olamasam da izlemeyi seviyorum. Yarı zamanlı yaşadığım Urla’da da UrlaDam ve  Köstem Zeytinyağı Müzesi’nde bu tarz etkinlikler yapılıyor. İlgimi çeken bir film olduğunda katılmaya gayret ediyorum.

Bu koşturmacalı dünyanın içerisinde edebiyat kadar vakit ayıramasam da, çok renkli ve diğer tüm sanatları içinde barındıran  bir tür olduğu için her anlamda besleyici buluyorum sinemayı. Gerçek olaylardan, gerçek kişilerden esinlenen filmleri ya da kitap uyarlamalarını seviyorum. Bazen bir filmi izleyip, ben bunu kelimelerle nasıl anlatırdım diye denemeler yapıyorum.

Klasikleri yakaladığım zaman izlemeye çalışıyorum muhakkak. Kubrick, Tarkovski, Tarantino, Coppola ve  Nuri Bilge sevdiğim yönetmenler. Kubrick’in The Shining, Spielberg’in Schindler’in Listesi, Pawel Pawlikowski’nin Cold War, Orson Welles’in Citizien Kane, David Lean’ın Doktor Jivago filmleri döne döne izlediklerimden.

  • Kendi yazın serüveninizle ilgili bize bilgi verir misiniz? Nasıl başladı, sizi bu konuda en çok motive eden şey nedir?

Kağıt kalem ile aram oldum olası iyiydi. Kendimi yazılı olarak daha iyi ifade edebildiğime inanıyorum ve bu yetkinliğim mesleğim dahil tüm hayatım boyunca işime yaradı. Okul yıllarında başlayan edebiyat ile ilişkim ise klasik olarak kompozisyon ve şiirler ile başarı getirse de ben bunları o dönemde ödev olarak görüyordum sanırım.  Liseden sonra geçici olarak üzerini kapattım,  eğitim ve çalışma hayatımda bambaşka alanlara yöneldim. 

Özellikle bankacılık yıllarımda, kurumsal hayatın getirdiği stresi seyahat ile dengelemeye başladım. Ve bu hobim zamanla bir tutkuya dönüştü. Kısıtlı zamanımla, kısıtlı bütçemle, tamamen kendi oluşturduğum rotalarda, çoğunlukla yalnız, elliden fazla ülke dolaştım. Keşfetme arzum her gördüğüm yenilikle daha da büyüdü ve bunun en az okumak kadar beni beslediğini fark ettim. Bu arada gördüklerimi, özellikle yalnız seyahat etmekten çekinen hem cinslerim için çeşitli platformlarda yazmaya başladım. Yazdıklarım daha çok insan hikayeleriydi ve  içine zamanla kurgu karışmaya başladı. Bir yerden sonra  kurgunun içerisinde şehirlere dönüştü.

Baktım ben ciddi ciddi kurmaca yazıyorum. Yakın çevrem, yazdığım bloglardan ya da sosyal medyadan ulaşabildiğim insanlar yazılarımı beğeniyordu ama bunların edebi bir değeri var mı diye anlamak istediğimde bir bilene danışmam gerektiğini düşündüm ve yarışmalara başvurdum. İlk öykülerimden birini Ümit Kaftancıoğlu yarışmasına gönderdim ve mansiyon aldım. Sonra farklı bir öykümü “çalışan çocuklar” temalı bir yarışmaya gönderdim ve birincilik elde ettim. Bu, otorite sayacağım kişilerden onay demekti ve kötü yazmadığıma kendimi ikna edince okurun karşısına çıktım. Dergiler ve edebiyat platformlarında yayımlanmaya başladı öykülerim.

Beni en motive eden şey, hiç tanımadığım insanların yazdıklarımı okuyup bana ulaşması ve onda oluşturduğum hissiyatı anlatması sanırım. Şuna benzetiyorum bu durumu; siz kelimelerinizi, cümlelerinizi bir sepetin içine doldurup bir sokakta yürümeye başlıyorsunuz, kapıları çalıp “Bak ben bunu hissettim, sen de hissettin mi?” diye soruyorsunuz. Eğer kalplerde bir yere dokunabildiyseniz o kapılar ardına kadar açılıyor ve hiç tanımadığınız insanlar sizi sımsıkı kucaklıyor. Dünyanız daha da büyüyor, renkleniyor.

  • Kitabınız Vourla: Öteki Kıyı’da tarihsel bir kazımayla birbirinden uzun zamanlar önce yaşamış iki karakterin tabiri caiz ise bengi zamanını yaşarken;  mekanın da temel bir rol üstlendiğini görüyoruz .Size göre bir anlatıda mekanın rolü ve işlevselliği nedir? Bu konudaki düşüncelerinizi öğrenmek isteriz. 

Ben durumdan çok olay anlatıcısıyım diyebilirim kendime. Bir olayı anlatırken de okurların bunu gözünde ve zihninde canlandırabilmesini istiyorum. Bir sinema sahnesi belirmeli kişinin kafasında. Vourla’yı okuyanlardan, öncelikle bu konuda çok olumlu geri dönüşler aldım. Ve kitabı okuyan pek çok kişi Urla’yı görmek istediğini, hatta daha önce gördü ise romanda bahsi geçen yerleri bir de benim gözümden görmek istediğini söyledi. Hatta bazı okurlar ile bir rota oluşturup mekan turu bile yaptık. 

Bu, sanırım az önce bahsettiğim gezi yazarlığının geliştirdiği bir yetkinlik. İyi gözlem yapmak, gördüklerini zihninde kurguladıklarınla harmanlayıp bambaşka bir sahne ortaya çıkartmak ve kelimelere dökerek okurun zihnine o sahneyi aktarmak.

  • Son olarak söylemek istedikleriniz nelerdir?

Kendi adıma çok keyifli bir söyleşi oldu. Güzel hazırlanmış sorularınız ve bu kadar kaliteli bir platformda bana da yer verdiğiniz için çok teşekkür ederim.

Yorum Bırak

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir