Söyleşi : Ayşe Hicret Aydoğan

  • Bize biraz kendinizden bahseder misiniz?

Ankara’da yaşıyorum. Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi mezunuyum. Uzun bir süredir insan kaynakları alanında çalışıyorum. Hem çalıştığım şirket hem diğer ilgi alanlarım sayesinde sade ve güzel bir yaşama sahibim. Çalışmayı seviyorum. Hayatın eylem hâliyle güzelleştiğine inanıyorum. Piyano çalıyorum. Müzik de edebiyat gibi her zaman hayatımdaydı. Farklı yollardan yürümeyi, farklı disiplinlerde üretmeyi tercih ediyorum. Amacım iyi ya da kötü kendi seçtiğim hayatı yaşamak oldu her zaman.

  • Edebiyatla ilişkinizden bahseder misiniz? (Sevdiğiniz türler, kitaplar, yazarlar)

Şanslı olduğum bir konu şükür ki. En avantajlı olduğum konu küçük yaşlardan itibaren okumaya yönlendirilmiş olmam sanıyorum. Yazmak kendiliğinden gelişti diyebilirim. Lise yıllarımda kompozisyon ve deneme yarışmalarına katılarak başladı yazma süreci. Sonrasında uzun aralar verdim, ancak okumaya hiç ara vermedim. Aynı zamanda müzik çalışmalarım da devam etti. Sanat büyüleyici bir yaşama davet ediyor insanı. Tür ayrımım hiç olmadı. Birbirini besleyen, tamamlayan bir okuma deneyimi yaşadım. Öykü yazıyorum ancak öykülerimde de resim, müzik gibi farklı sanatlardan faydalanıyorum.

  • Sinema ile ilişkinizi nasıl tanımlıyorsunuz? Sizin bir izleyici olarak sevdiğiniz filmler, yönetmenler hangileridir?

Sinemayla birkaç yıl öncesine kadar üzerine düşmediğim bir ilişkim oldu. Kitap uyarlamalarını takip ediyordum. Derinleşebildiğim, yine okuma deneyimi gibi bir süreç yaşatan filmleri tercih ediyorum. Ancak son zamanlarda daha fazla önemsediğim, yorumlarını takip ettiğim bir sanat dalı hâline geldi sinema. Bu konudaki eksikliğimin farkına vardım. Yazmak için büyük katkısı olduğuna inanıyorum.

Hatice Bildirici “Perdedeki Öykü: Öyküden Sinemaya Uyarlamalar” kitabında sanatı büyük bir bahçeye benzetiyor. Bahçenin ürünlerinden birinin edebiyat, birinin sinema olduğunu belirtiyor. Bu anlamda edebî eserdeki bir imgenin sinemaya ne şekilde aktarıldığını ve nasıl yeni bir anlam kazandırıldığını ilgi çekici buluyorum.Sinemaya dair bilgi sahibi olabilmek için takip ettiğim isimler var. Hatice Bildirici’nin belirttiğim çalışmasının önemli bir kaynak olduğunu düşünüyorum. Kitabı okuduktan sonra filmlerin listesini çıkardım ve önce belirtilen öyküyü okuyup sonrasında filmi izliyorum. Çok faydasını gördüğümü belirtmeliyim. Örneğin Nuri Bilge Ceylan’ın Kış Uykusu filminin Çehov’un “Karım” ve “İyi İnsanlar” öykülerine dayandığını bilmek ve filmi izlemeden önce veya izledikten sonra öyküleri okumak farklı bir bakış açısı katıyor. Bugünlerde listemde yer alan film, Cortazar’ın öyküleri zaten sürekli başucumdadır; “Cinayeti Gördüm” öyküsünün uyarlaması olan, yönetmen Michelangelo Antonioni filmi Blow Up.Sosyal medya üzerinden takip ettiğim isimlerden biri de Özgür İpek. Akademik çalışmalar yapması ve film yorumlarının öğretici olması dolayısıyla yazılarını ilgiyle takip ediyorum.

  • Kendi yazın serüveninizle ilgili bize bilgi verir misiniz? Nasıl başladı, sizi bu konuda en çok motive eden şey nedir?

Hece Yayınları ile çalışmaya başlamamla profesyonel bir uğraşıya dönüştüğünü söyleyebiliriz yazma yolculuğumun. Ahmet Sait Akçay ile öykü üzerine çalışmaya başladık ilk olarak. Öykü okumayı çok sevdiğim bir türdü, ancak teknik anlamda bilgi sahibi değildim. Her şeyin bir sebebi oluyor, Ahmet Sait Akçay birkaç yazımı okuduktan sonra öyküye yönlendirdi beni. Kısa süre içinde ilk öyküm Heceöykü’de yayımlandı. Yayımlanınca o tadı bir kere almış oluyorsunuz tabii. Sonrasında kitap inceleme yazıları, deneme ve köşe yazıları ile genişledi edebiyat yolum.

  • Kitabınız Mozart’ın Nasırlı Elleri ile ilgili neler söylemek istersiniz? Karakterlerin öykülerde geri kalandan/taşralarından ayrıştığını; bir çeşit yalnızlık yaşadıklarını söyleyebilir miyiz? Sizin için bu yalnızlık ve uzak olma hali neyi ifade ediyor?

Yalnızlığı yaşamın başat unsuru olarak görüyorum. Her insan çevresi ne kadar kalabalık olursa olsun yalnız. Burada bir içine/kabuğuna çekilmeden bahsetmiyoruz tabii. Yaratılıştan gelen, insanın özüne dair bir çatışma unsuru yalnızlık. Hem kaçtığımız hem ihtiyaç duyduğumuz bir şey.

Yazma motivasyonumun temeli de zaten bu yalnızlık hâline duyduğum ihtiyaçtır. Toplumsal olarak birey olmaya izin verildiği söylenemez. Sınırlarımız son derece silik. Sınırlar belirsiz olunca siluet olarak yaşamaya mahkûm oluyorsunuz. Ancak ben görünür olmak isterim. Popüler ya da ünlü değil, fark edilmek, belli konular hakkında uzmanlaşmak isterim, parmakla gösterilmek. Böylelikle hayatta olmamın bir değeri, bir anlamı olur.

Mozart’ın Nasırlı Elleri de sınırlarıyla, bazen o sınırı koyamayan, yapayalnız ya da yalnızlığının peşine düşen insanlarla var oldu. İnsan olmak da böyle bir şey değil mi?

Davetiniz için çok teşekkür ederim.

Yorum Bırak

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir