Araf ; Altıncı Koğuş

Modern öykünün usta kalemlerinden biri olan Anton Çehov’un, bir taşra kasabasındaki akıl hastanesinde geçen Altıncı Koğuş adlı novellasını, ikinci oğlum Özgür Miraç’ın doğum günü vesilesiyle İzmir’den Antakya’ya yaptığım dönüş yolculuğum sırasında, havaalanında beklerken ve uçakta okuyup bitirdim. Altıncı Koğuş, öylesine akıcı ve derinlikli bir anlatıya sahipti ki, bir solukta okuyup bitirdiğimde, içimde “Keşke biraz daha uzun olsaydı, devam etseydi,” diyerek bir tür eksiklik hissi bırakan, iz bırakan bir eser olarak hafızama kazındı.

Yazar, eğitimli hasta İvan ile yattığı akıl hastanesinin doktoru olan Andrey arasındaki felsefi çatışmayı bazen içinde bazen dışında takip etmemize izin verir. Altıncı koğuşta kalan İvan, berbat koşullardan , adaletsizlikten bahsettiğinde , kulaklarını tıkayan Andrey , Ivan ile konuşmalarını sohbetlerinde kendini bulduğunu fark edip , sohbet sıklığını artırması pek iyi sonuçlanmaz. Artık Andey de , kasaba bir deli ile vakit geçiren , onun gibi olduğunu düşünülen biri olur yani ‘DELİ’.. Ve Adrey kendini bir gün altıncı koğuşta bulur.

Bu hikaye, altıncı koğuşun bir anlamda cehennem metaforu olarak yorumlanmasına olanak tanır. Sorunlarından kaçanların, görmezden gelenlerin ya da değişim için çabalamayanların bir gün düşeceği karanlık bir sonu temsil eder.

İlginçtir ki, Altıncı Koğuş adı bende hemen Altıncı His filmini çağrıştırdı. Filmde, dedektifin ölü olduğunu finalde yüzümüze tokat gibi çarpan o büyük sürpriz, burada İvan’ın deli olduğu, doktorun ise delilik yaftasıyla aynı koğuşa tıkılmasıyla paralel bir etki yaratıyor. Bu hikaye de, tıpkı o film gibi, zihinde yankı uyandıran bir şokla sonlanıyor.

Sonunda uçak yere indi. Kendimi bir an sorguladım: Acaba yeni bir dünyaya, altıncı koğuşun dışına mı çıktım, yoksa içine mi girdim? Bunu kestirmek zor.

Hoşbulduk, hayallah diyerek…

 

Yorum Bırak

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir