Eyyâm-ı Bahûrun Sonunda, Sirius Yıldızını İzlerken

 

“Koşun çocuklar, koşun komşu kızlar,

Avuçlarıma sığmıyor yıldızlar.”*

 

Belki bazı yaz gecelerini anlatmaya ancak böyle başlanabilir. Şehirden, ışıklardan biraz uzaklaştığınızda başınızı kaldırıp âsumâna bakınca, yıldızların aslında eksilmediğini, eksilenin bizim onları görme imkânımız olduğunu anlarsınız. Hele yazın son günlerinde, gecenin karanlığı biraz daha derinleşmişken, insanın gökyüzüne bakası gelir. Eskiler yazın en sıcak günlerine eyyâm-ı bahûr demişler. Öyle yalnızca termometrenin yükseldiği birkaç günden söz etmiyoruz. Taşın ısındığı, toprağın kokusunun değiştiği, öğle saatlerinde sokakların boşaldığı, insanın kendi gölgesine bile sığınmak istediği günlerden. Sıcağın artık bir hava durumu olmaktan çıkıp insanın üzerine çöken bir varlığa dönüştüğü zamanlardan.

Başka coğrafyalar da aynı günleri başka isimlerle tanımış. İngilizcedeki “dog days of summer” bunlardan biri. Bugün kulağa sıcaktan dili dışarıda kalmış köpekleri anlatıyormuş gibi geliyor. Oysa ifadenin kökenindeki köpek yeryüzünde değil, gökyüzündedir: Sirius. Gece göğünün en parlak yıldızı, Büyük Köpek yani Canis Major takımyıldızının yıldızı. Antik Yunan ve Roma dünyasında Sirius’un Güneş doğmadan hemen önce yeniden görünmeye başladığı dönem, yılın en sıcak günleriyle ilişkilendirildi. Romalıların dies caniculares, yani “köpek günleri” dediği günler zamanla İngilizcenin dog days‘ine dönüştü. Eski insan, Güneş’in yakıcılığına Sirius’un da kendi ateşini eklediğini düşünüyordu sanki.

İnsan ne zaman ekeceğini, ne zaman biçeceğini, ne zaman yağmurun yahut taşkının geleceğini gökyüzüne bakarak anlamaya çalışıyordu. Gökyüzü yalnızca bakılan bir yer değildi; takvimdi, saatti, yol göstericiydi. Başını gökyüzüne çevirip âsumânı seyre dalıyor, yeryüzünde henüz gerçekleşmemiş olanın işaretini bazen orada arıyordu. Sirius da insanlığın en uzun zamandır baktığı yıldızlardan biri. Eski Mısır’da Sirius’un şafaktan hemen önce yeniden görünmesi Nil’in taşma döneminin yaklaşmasıyla ilişkilendirildi. Bir yerde yakıcı sıcakların habercisi olan yıldız, başka bir yerde suyun gelişini haber veriyordu. Aynı ışık, bir insan için ateşin, diğer insan için suyun işaretiydi. Mezopotamya’da da gökyüzü yalnızca seyredilen bir boşluk değildi. Yıldızların doğuşu ve batışı, mevsimlerin ve zamanın düzeniyle birlikte okunuyordu. İnsan yeryüzündeki değişimin karşılığını gökyüzünde arıyordu.

Sıcağa ve yaz günlerine dönelim yine. Yazın o yıkıcı varlığı, hele çocukluğunuzu Mezopotamya’da geçiriyorsanız, insanı oldukça hırpalayabilirdi. Öğle vakti dışarı çıkılmaz, güneş çekilse bile taşın ve duvarın içine sinen sıcak saatlerce orada kalır, gecenin kendisi bile bazen serinlemeye yetmezdi. Buna rağmen yazın son günleri, belki aylaklığa veda olacağı için, belki okullar açılacağı için, belki de henüz adını koyamadığımız başka sebeplerden, belli belirsiz sarı bir hüzün taşırdı sinesinde. O hüznün içinden yazın sonuna doğru damlarda biberler, salçalar belirirdi. Biraz daha önce bağ bozumu gelir, üzümler toplanırdı. Sonra havalar iyice serinlemeye yüz tuttuğunda koruklar konurdu turşuların içine.

Bütün bunlar olurken aslında mevsim sessizce dönüyordu. Ne olduğunu anlamadan hava birden soğur, şaşırırdınız; hatta şaşırdığınızı bile bilmeden. İhtiyarlar sanki olacak olanı daha önceden biliyorlardı. Gökyüzüne bakıp “Kuyruk doğdu, artık havalar serinler” derlerdi. Çocukluk hafızamda “kuyruk”, gökyüzünde beliren bir yıldızın, yazın en sıcak günlerinin artık tamamlanmak üzere olduğunun işaretiydi. Bunun Sirius’la yahut ona yakın göksel işaretlerle ilişkisini kesin bir astronomi hükmüne bağlamak zor; fakat eski insanların Sirius’a yüklediği anlamla bizim ihtiyarların gökyüzünden mevsimi okuması arasında tuhaf ve güzel bir akrabalık vardı. Çünkü her ikisinde de mesele aynıydı: Gökyüzüne bakarak zamanın neresinde olduğumuzu anlamak.En sıcak günler tamamlanıyordu ve tamamlanma aynı anda başka bir şeyin başlangıcıydı. Kemal ve zeval birbirini takip ediyordu. En sıcağın ardından soğuma başlıyordu; hızlıca, ya da bize hızlı geliyordu. Belki çocukluğun en büyük yanılsaması da buydu zaten: Günler çok uzun, yıllar sonsuz sanılırdı. Oysa ağustosun sonuna gelindiğinde zaman birden hızlanırdı. Daha dün kavurucu sıcaklardan şikâyet ederken bir gece rüzgâr değişir, sabah başka bir havaya uyanırdınız. Ve içinizde sebebini tam bilmediğiniz bir eksilme olurdu. Sıcak gitmektedir ama yalnız sıcak mı? Yaz gitmektedir. Aylaklık gitmektedir. Damların, bağların, akşamların, uzun günlerin zamanı gitmektedir. İnsan büyüdükçe anlıyor ki belki hüzün dediğimiz şeylerin bir kısmı, bu gidişin ; bu döngünün farkına varma hâlidir. Bir şeyin geldiğini görürüz, sonra onun kalacağına alışırız, sonra gider. Sıcak gider, soğuk gelir; soğuk gider, sıcak gelir; gece gündüzü, yaz kışı kovalar. Ve insan bütün bu ardalanışın ortasında kendi zamanının da aynı şekilde akıp gittiğini çoğu zaman ancak bir mevsim değişirken fark eder.

Kur’an’da, “Âyetlerimizi onlara âfâkta ve kendi nefislerinde göstereceğiz…” denilir. (Fussilet, 41/53.) Âfâk, yani dışarıda, ufuklarda, kâinatta; enfüs ise içeride, insanın kendisinde. Âfâkta gösterileni enfüste görmek için belki de âsumân aynasına bakmak gerekiyor; kâinatın en açık, en aşikâr aynalarından birine. Çünkü insan bazen kendi içinde olup biteni ancak dışarıdaki bir işarete bakınca fark ediyor. Bir yıldızın doğuşunda, bir mevsimin çekilişinde, sıcağın ardından gelen serinlikte kendisine ait bir şey görüyor. Başını kaldırıp âsumâna bakarken aslında biraz da kendi içine bakıyor.

Bir gün, belki bir günün birazı kadar kaldığımızı sanacağımız şu kâinatta,** deryada katre, âlemde zerre misali bir görünüş içinde âsumân aynasına baktığımızda Sirius oradaydı. Bizden önce de oradaydı, bizden sonra da bir süre orada olacak. Eski Mısırlı ona baktı ve Nil’in gelişini düşündü, Romalı baktı ve kavurucu günleri gördü, Mezopotamya’nın insanı gökyüzünde mevsimin işaretlerini aradı, bizim ihtiyarlar baktılar ve “Kuyruk doğdu, havalar serinleyecek” dediler. Uzun sandığımız ömrün, bitmek bilmez sandığımız yazların ve hiç sona ermeyecekmiş gibi duran o kavurucu günlerin hakikati bir sanrıdan mı ibaret?

Sirius’un bir diğer adı Şi‘râ. İnsanlığın binlerce yıldır bakıp türlü anlamlar yüklediği bu parlak yıldız Kur’an’da da anılır; fakat yıldızın kendisine değil, onun da tabi olduğu hakikate işaret edilerek: “Şüphesiz Şi‘râ’nın Rabbi de O’dur.” (Necm, 53/49.) Âfâkta görüneni enfüste görmek için yine âsumân aynasına bakmak gerekiyor belki. Bir ağustos gecesi başımızı kaldırıp orada Şi‘râ’yı görürken, burada yazın yavaşça çekilişini, içimizde ise bütün bunlarla beraber akıp giden kendi zamanımızı görmek için

Notlar :

*Cahit Sıtkı Tarancı 

**“Yeryüzünde kaç yıl kaldınız?” buyurur. “Bir gün veya günün bir kısmı kadar kaldık; sayanlara sor” derler. Mü’minûn, 23/112–114.

 

 

Yorum Bırak

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir