Filmler/Fikirler söyleşimize hoş geldiniz. Okurlarımız için kendinizi ve çalışmalarınızı kısaca tanıtabilir misiniz? Sanat, tasarım ve mimarlık alanındaki yolculuğunuz nasıl başladı?
İnsan, ulaştığı yer ile ulaşacağı yer arasında bir köprüdür. Bence hayatın özü de bu yolculuğun kendisidir. Sanat, bilim, mimarlık ve keşif arzusu aslında aynı dürtünün farklı ifadeleridir: İnsan daima kendisinden daha ileriye uzanmak ister.
Sanatı her zaman sevdim ve bunun benim hayat yolum olduğunu çok küçük yaşlardan itibaren hissettim. Yaratıcılığın dışa vurumu, insanın özüyle kurduğu en anlamlı ilişkilerden biridir. Bu ifade kimi zaman geometrik formlarla, kimi zaman renklerle, notalarla, dansla, sinemayla ya da henüz tam olarak tanımlayamadığımız yaratıcı alanlarla ortaya çıkar. İnsanın kendi kabiliyetlerini ve potansiyelini keşfedip dünyaya yansıtması, yaşam amacının önemli bir parçasıdır diye düşünüyorum.
Bu bakış açısı beni mimarlık, tasarım ve sanat alanlarına yönlendirdi. Bilkent Üniversitesi İç Mimarlık ve Çevre Tasarımı bölümünden mezun olduktan sonra tasarım, sanat ve teknoloji arasında köprü kuran projeler geliştirdim. Bugün çalışmalarımı mimarlık, uzay mimarlığı, sanat ve tasarım ekseninde sürdürüyor; insanın yaşadığı çevreyle kurduğu ilişkiyi hem estetik hem de düşünsel açıdan araştırıyorum.
Benim için mimarlık yalnızca yapı tasarlamak değil, insanın kendisiyle, çevresiyle ve gelecekle kurduğu ilişkiyi anlamaya çalışmaktır. Bu nedenle çalışmalarım Dünya ile sınırlı kalmıyor; uzay mimarlığı alanında yürüttüğüm araştırmalarla insanın gelecekteki yaşam alanlarını da düşünmeye çalışıyorum. Sonuçta ister bir sanat eseri, ister bir bina, isterse Ay’da bir yaşam habitatı tasarlıyor olalım, temel soru aynı kalıyor: İnsan kimdir ve bir sonraki adımını nereye atacaktır?
Edebiyatla ilişkinizi merak ediyoruz. Sizi en çok etkileyen yazarlar ve kitaplar hangileri? Bugün yeniden okumak için döneceğiniz eserler var mı?
İnsanın bilinçli tercihleri ile bilinçdışı dürtüleri arasındaki o gri alanı her zaman ilgi çekici bulmuşumdur. İnsan zihninin nasıl çalıştığı, evrendeki yerimiz, özgür irade ve anlam arayışı gibi konular üzerine okumaktan hoşlanıyorum. Belki bu yüzden beni etkileyen eserlerin çoğu, insanın kendisiyle ve varoluşla olan ilişkisini sorgulayan kitaplar oldu.
Şu sıralar Carl Sagan’ın Cosmos kitabını okuyorum. Sagan’ın evrene bakışındaki hayranlık duygusunu çok değerli buluyorum. Yeniden dönüp okumak isteyeceğim eserler arasında Dostoyevski’nin Suç ve Ceza‘sı, Ayn Rand’ın The Fountainhead‘i, Paulo Coelho’nun Simyacı‘sı, Stefan Zweig’ın Satranç‘ı, Freud’un Totem ve Tabu‘su, Stephen Covey’nin Etkili İnsanların 7 Alışkanlığı, Aleksandr Belyaev’in Su Adamı ve Edgar Allan Poe’nun Kuzgunu yer alıyor.
Dönüp baktığımda, beni etkileyen bu eserlerin ortak noktasının insanın kendisini anlamaya çalışması olduğunu görüyorum. Kim olduğumuz, neden seçimler yaptığımız ve evrendeki yerimizin ne olduğu soruları beni her zaman cezbetmiştir.

Sinema ve görsel anlatılar üretim süreçlerinizi nasıl etkiliyor? En sevdiğiniz yönetmenler ve filmler hangileri?
Sinema, benim için yalnızca bir hikâye anlatma aracı değil; mekân, zaman, duygu ve insan psikolojisinin bir araya geldiği çok katmanlı bir sanat formu. Mimarlık ve tasarım çalışmalarımda da sinemanın görsel dili, atmosfer yaratma biçimi ve sembolik anlatım gücünden sıkça ilham alıyorum.
Beni en çok etkileyen filmlerden biri, yönetmenliğini Orson Welles‘in yaptığı Citizen Kane. Özellikle filmin merkezindeki “Rosebud” metaforu çok etkileyicidir. İnsan ne kadar güçlü, zengin veya başarılı olursa olsun, bazen bütün hayatı çocukluğunda kaybettiği bir sevgiye, bir eve ya da bir masumiyet anına duyduğu özlem etrafında şekillenebilir.
The Third Man ise yüksek kontrastlı ışık-gölge kullanımı ve neredeyse teatral atmosferiyle hafızamda yer etmiş bir yapım. Görsel anlatımın yalnızca dekor değil, hikâyenin kendisi olabileceğini gösteren filmlerden biri.
İlginçtir ki benzer bir etkiyi, sinema dışında Michael Jackson‘ın yarattığı kültürel mirasta da görüyorum. Onun sahne tasarımı, hikâye anlatımı ve görsel dili de başlı başına sinematografik bir evren oluşturuyordu.
Gone with the Wind ise büyük tarihsel olayların içinde insan ilişkilerini ve tutkularını anlatma biçimiyle beni etkileyen klasiklerden biri.
Anlaması her zaman kolay olmasa da Andrei Tarkovsky‘nin sineması benim için çok özel bir yere sahip. Özellikle Nostalghia, zamanı ve insan ruhunu ele alış biçimiyle zihnimde iz bıraktı. Tarkovsky’nin sinemasında olaylardan çok, düşünceler ve hisler akar; bu yönüyle şiire yaklaşır.
Sergio Leone‘nin The Good, the Bad and the Ugly filmi ise insan doğasının karmaşıklığını, ahlaki gri alanları ve güç ilişkilerini etkileyici bir sinema diliyle ortaya koyuyor.
Ayrıca Alfred Hitchcock‘un anlatım ustalığına her zaman hayran olmuşumdur. Özellikle Rear Window ve The Birds, sıradan görünen bir durumdan nasıl büyük bir gerilim yaratılabileceğinin ders niteliğindeki örnekleridir.
Genel olarak beni etkileyen filmlerde ortak bir tema olduğunu düşünüyorum: İnsan doğası, hafıza, kayıp, özgürlük ve kişinin kendi iç dünyasıyla kurduğu ilişki. Sinemada da tıpkı mimarlıkta ve sanatta olduğu gibi, beni en çok ilgilendiren şey insanın kendisini ve dünyadaki yerini anlama çabasıdır.

Çalışmalarınız arasında dikkat çeken başlıklardan biri de uzay mimarisi. Bu alana yönelmenizde hangi fikirler etkili oldu? Hâlihazırda yürüttüğünüz çalışmalar ve projeler hakkında okurlarımıza neler anlatabilirsiniz?
Uzay mimarisine yönelmemin temel nedeni, insanın doğasında bulunan keşfetme ve sınırlarını aşma arzusudur. İnsanlık tarihi boyunca bulunduğu coğrafyanın, bilgisinin ve teknolojisinin sınırlarını zorlamış; her zaman bir sonraki ufka doğru ilerlemiştir. Aslında bu, yaşamın temel prensiplerinden biridir. Gelişim ve dönüşüm, hayatın kendisinde vardır.
Bugün geriye dönüp baktığımızda, yaşamın daima yeni koşullara uyum sağlayarak varlığını sürdürdüğünü görüyoruz. Bu nedenle insanlığın gözünü yıldızlara çevirmesi de bana göre doğal ve kaçınılmaz bir süreçtir. Uzayda yaşam kurma fikri yalnızca teknolojik bir hedef değil, aynı zamanda insanlığın binlerce yıldır süren keşif yolculuğunun devamıdır.
Bu düşünceler beni uzay mimarlığı alanına yönlendirdi. Çalışmalarımın merkezinde yer alan MoonArch projesi, Ay’da sürdürülebilir yaşam alanları tasarlamayı amaçlayan bir uzay mimarisi araştırmasıdır. Projede temel hedef, Dünya’dan taşınan kaynakları minimumda tutarken Ay’ın kendi malzemelerini ve yerel koşullarını kullanarak güvenli ve yaşanabilir habitatlar oluşturmaktır. MoonArch, benim için yalnızca Ay’da bir yapı tasarlama projesi değil; insanın yeni bir dünyada nasıl yaşayacağını araştıran bir düşünce deneyidir.
MoonArch kapsamında; radyasyondan korunma, psikolojik ve sosyal ihtiyaçlar, kapalı yaşam döngüleri, yerel malzeme kullanımı ve uzun süreli insan yaşamı gibi konular üzerine çalışıyorum. Benim için uzay mimarlığı yalnızca teknik bir problem değil; insanın yeni bir dünyada nasıl yaşayacağını, sosyalleşeceğini, üreteceğini ve anlam bulacağını araştıran disiplinlerarası bir alan.
Mimarlığın geleceğinin yalnızca şehirleri değil, gezegenler arası yaşamı da kapsayacağını düşünüyorum. Bu nedenle uzay mimarlığı, bugün henüz erken aşamalarında olsa da gelecekte insanlık tarihinin en önemli tasarım alanlarından biri olmaya adaydır. İnsanın ilerleme isteği sürdükçe, mimarlık da onunla birlikte yeni ufuklara taşınacaktır. Gözümüz her zaman yıldızlarda olmalı; çünkü insanı ileri taşıyan şey, ulaşabildiği yerden çok ulaşmak istediği yerdir.
İnsanlığın Ay, Mars ve daha uzak hedeflere yönelik planlarının giderek daha fazla konuşulduğu bir dönemdeyiz. Sizce uzay mimarisi önümüzdeki elli yıl içinde nasıl bir dönüşüm geçirecek? Dünya için geliştirdiğimiz mimari ve yaşam çözümleri ile uzayda geliştireceğimiz sistemler birbirini nasıl etkileyecek?
İnsanlığın uzaya dair hayalleri ile mevcut teknolojik kapasitesi arasında her zaman bir mesafe olmuştur. Bu durumu havacılık ve uzay sektöründe kullanılan Teknoloji Hazırlık Seviyesi (Technology Readiness Level – TRL) kavramı üzerinden değerlendirebiliriz. Bir fikir hayal olarak ortaya çıkabilir ancak onun uygulanabilir ve güvenilir bir teknolojiye dönüşmesi çoğu zaman onlarca yıl alır.
Özellikle basında ve popüler kültürde, teknolojik gelişmelerin gerçek ilerleme hızından çok daha hızlı gerçekleşeceği düşünülüyor. Bir yandan kansere kesin çare bulunması, Güneş Sistemi dışına çıkılması, başka yaşam formlarının keşfedilmesi veya ışık hızına yaklaşan uzay araçlarının geliştirilmesi bekleniyor. Ancak bilim ve mühendislik çoğu zaman insan hayal gücünün hızına yetişmekte zorlanıyor.
Benzer bir durumu Ay ve Mars hedeflerinde de görüyoruz. Kamuoyunda sıkça Mars’a gitmekten söz ediliyor ancak Ay’da kalıcı bir üs kurmadan Mars’a sürdürülebilir şekilde ulaşmak bana göre gerçekçi görünmüyor. Ay, yalnızca bir durak değil; aynı zamanda evrenin oluşumu, gezegenlerin tarihi ve insanın Dünya dışındaki yaşam kapasitesi hakkında çok önemli bilgiler sunacak bir araştırma laboratuvarı.
Bugün İstanbul’dan Amerika’ya gitmek bize sıradan gelebilir; bir uçağa binerek bir gün içinde kıtalar arası yolculuk yapabiliyoruz. Ancak uzayda mesafeler çok farklı ölçeklerde işliyor. Dünya-Ay arasındaki süreç bile hâlâ büyük lojistik ve teknolojik zorluklar içerirken, Ay’dan Mars’a geçiş çok daha karmaşık bir aşama.
Önümüzdeki elli yıl içerisinde, insan ömrünün tanıklık edebileceği ölçüde, ilk kalıcı Ay yerleşimlerini görmeye başlayacağımızı düşünüyorum. Benim de MoonArch projesiyle hedefim, bu dönüşümün bir parçası olmak ve Ay’da uzun süreli insan yaşamına katkı sağlayabilecek mimari çözümler geliştirmek.
Dünya ve uzay mimarisi arasındaki etkileşim ise çift yönlü olacaktır. Uzay için geliştirilen enerji, su geri dönüşümü, kapalı yaşam sistemleri, hafif yapı teknolojileri ve sürdürülebilir tasarım yaklaşımları Dünya’daki yaşamı iyileştirecektir. Aynı şekilde Dünya’da binlerce yılda biriken mimari bilgi ve insan deneyimi de uzaydaki yaşam alanlarının temelini oluşturacaktır. Gelecekte uzay mimarlığını ayrı bir disiplin olarak değil, mimarlığın doğal evriminin bir sonraki aşaması olarak göreceğimizi düşünüyorum.
İlk soruda insanı bir köprü olarak gördüğümden bahsetmiştim; Uzay mimarlığı da bu köprünün bir sonraki ayağını inşa etme çabasıdır.
Son olarak, okurlarımıza ve özellikle mimarlık, tasarım ve uzay çalışmalarıyla ilgilenen genç araştırmacılara iletmek istediğiniz bir mesaj veya eklemek istediğiniz düşünceler var mı?
Mimarlık, insandan geriye kalandır ve bir anlamda insanın halifesidir. İnsan ölümlüdür; fikirleri, sanat eserleri ve yapıları ise yaşamaya devam eder.