Bugün ilk defa yazın gerçekten sıcak bir yüzünü gördüm. Alnımda biriken ter, yavaşça göz kapaklarıma doğru indi. Birkaç gündür kulağımda da bir ağrı var. Ara sıra gelen kötü bir düşünce gibi, birkaç saniyeliğine yakalıyor beni; sonra hiçbir şey olmamış gibi kayboluyor.
Temmuz ayına girilmesiyle birlikte Dünya Kupası da eleme aşamasının en sert dönemine ulaştı. Ay daha yarılanmadan takımların büyük bölümü turnuvaya veda ediyor ve geriye yalnızca birkaç güçlü aday kalıyor.
Temmuz’un bu ilk gününde son 16 turu maçları oynandı. Karşılaşmaların bir kısmını canlı izleyebildim, birçoğunu ise ancak özetlerden takip edebildim. Fas’ın Hollanda’yı penaltılarla elediği mücadele de bunlardan biriydi. Hollandalılar dramatik bir penaltı serisinin ardından turnuvaya veda etti. Benzer bir hayal kırıklığını Almanlar da Paraguay karşısında yaşadı. Geri dönecek gibi oldular ama bunu başaramadılar.
Bu satırları yazarken bir yandan İngiltere ile Kongo Cumhuriyeti arasındaki maçı izledim. İngilizler uzun süre geride oynadı. Zorlandılar ama sonunda maçı çevirmeyi bildiler. Önlerinde şimdi Meksika var. Bu engeli aşıp aşamayacaklarını kestirmek güç. Meksika, turnuvanın en dirençli takımlarından biri görüntüsü veriyor.
İtalya ise bu Dünya Kupası’na katılmayı bile başaramamıştı. Brezilya ise beklenenden daha fazla zorlanmasına rağmen Japonya’yı geçerek yoluna devam etti. Japonlar da turnuvanın en derli toplu ekiplerinden biriydi.
Avrupa takımlarına genel olarak baktığımızda öne çıkanların Fransa, İspanya ve kısmen Portekiz olduğunu görüyoruz. Belçika’nın Senegal karşısında ne yapacağını henüz bilmiyoruz ama turu geçse bile önünde kolay bir yol görünmüyor.[1]
Fransa ise ilginç bir örnek. Onu yalnızca klasik anlamda bir Avrupa takımı olarak tanımlamak eksik kalıyor. Kadrosunun önemli bir bölümü Afrika ve Kuzey Afrika kökenli ailelerden gelen oyunculardan oluşuyor. Bu durum yalnızca futbolun değil, modern Avrupa’nın toplumsal dönüşümünün de bir yansıması.

İspanya ve Portekiz ise Avrupa’nın güneyini temsil ediyor. Akdeniz’e bakan bu iki ülke, tarih boyunca Arap dünyası ve Afrika ile sürekli temas hâlinde oldu. Avrupa’nın güney sınırında yer almaları, onları yalnızca coğrafi olarak değil, kültürel ve tarihsel olarak da Akdeniz’in ortak dünyasının bir parçası hâline getiriyor.
“Futbol, önemsiz şeylerin en önemlisidir” sözü, Dünya Kupası gibi büyük turnuvalarda daha da anlam kazanıyor. Çünkü bu organizasyon yalnızca futbol oynanan bir alan değil; aynı zamanda toplumların, ülkelerin ve kıtaların bugünkü hâline dair ipuçları veren büyük bir sahneye dönüyor
Bu turnuvayı izlerken aklıma ister istemez eski bir benzetme geliyor: Avrupa sanki hasta ve yaşlı bir adam gibi. Bir zamanlar rahatlıkla kazanacağı maçları bugün büyük güçlüklerle kazanıyor; bazen de hiç beklenmeyen rakiplere eleniyor. Gücü tamamen tükenmiş değil ama eski kudretini de kolay kolay sahaya yansıtamıyor. Hareket ediyor, mücadele ediyor, ayakta kalıyor; fakat bütün bunları eskisine göre çok daha fazla efor harcayarak yapıyor.
Bunun yanında Avrupa milli takımlarının önemli bir bölümünde ilk on birlerin büyük kısmı göçmen kökenli oyunculardan oluşuyor. Bazıları bunu Avrupa’dan geride kalanların takımı olarak görüyor. Afrika, Kuzey Afrika, Karayipler ve Latin Amerika kökenli ailelerin çocukları bugün Avrupa ülkelerinin formalarını giyiyor. Bu, ne olumlanacak ne de eleştirilecek bir durumdan önce, bugünün Avrupa’sını anlamaya yarayan sosyolojik bir gerçeklik. Futbol sahası da bu değişimin en görünür aynalarından biri.
İngiltere’nin zorlanarak da olsa kazanması, Almanya’nın elenmesi, Hollanda’nın penaltılarla turnuvaya veda etmesi ve İtalya’nın finallere bile gelememesi aynı fotoğrafın farklı kareleri gibi duruyor. Elbette tek bir turnuvadan tarihî sonuçlar çıkarmak doğru olmaz ama dünya kupaları yine de kayda değer şeyler söylüyor. [2]
Notlar :
[1] En trajik olanı bu maç oldu. Senegal aslında kazandığı bir maçı son dakikalarda 2 gol yiyerek ve sonrasında uzatmanın sonuna doğru penaltıyla kaybetmiş oldu. Afrika kupasındaki final maçı sonrasında masa başında verilen karar ve bu maç. Bu turnuvada Paraguay’la olan maçımızın bitiminden sonra en çok üzüldüğüm maç oldu.
[2] Arjantin, ölüp ölüp dirildiği maçta Yeşil Burun Adaları’nı ancak uzatmada geçebilmişti. Dün geceki maçlarda ise Fas ve Fransa kazandı. Paraguay, defansif ve anti futboluyla Fransa’yı oldukça zorlasa da gereksiz bir penaltıyla kaybetmiş oldu.
Fransa ile Fas’ın karşılaşması bir rövanş olacak. İki Akdenizli; Afrikalı ve Avrupalı, aynı zamanda hem Afrikalı hem Avrupalı olmayan iki takım karşı karşıya gelecek. Fas’ın yıldızlar karşısında bir adım daha atabilmesi, bu kupanın hikâyesini bambaşka bir yöne götürür.