İnsan gerçekten kararlarında özgür müdür? Yoksa aldığı her karar, doğduğu evin, büyüdüğü mahallenin, ailesinin ve korkularının çoktan belirlediği bir yolun üzerinde mi yürür? Zeki Demirkubuz’un Hayat filmi, izleyicisine tam da bu soruyu sorduruyor. Hayatı anlatmıyor; hayatın insanın üzerine nasıl çöktüğünü gösteriyor. Karakterler büyük ideallerin, kahramanlıkların ya da unutulmaz cümlelerin peşinde değiller. Onlar sadece hayatın içinde savrulan insanlar.
Filmdeki rüyalar ve su oldukça ilginç. Bana göre bir bardak su filmin en güçlü metaforu. Su bardağı karakterlerin gözünün önünde duruyor ama görülmüyor. Tıpkı birbirlerini göremedikleri gibi. İhtiyaç orada, ama insanlar birbirlerine zamanında ulaşamıyor. Gecikme yalnızca suyu uzatmaya engel olmuyor; bütün bir hayatın akışını değiştiriyor. Belki de filmin bütün trajedisi tam burada başlıyor.
Rüyada kurulan masa, istenen bir bardak su… Bana göre bu sahne sadece sembolik bir anlatım değil; filmin hiç yaşanmamış ihtimalini gösteriyor.
Oysa en başta Hicran ile Rıza bir bahçede oturup bir fincan çay içebilselerdi, birbirlerini gerçekten tanıyabilselerdi, birbirlerine zaman tanısalardı, birbirlerini dinleselerdi, belki de hikâye bambaşka yazılacaktı. Hicran kötü yola düşmeyecek, Rıza katil olmayacaktı. Bazen bir hayatı değiştiren şey büyük kararlar değil, zamanında atılan küçük bir adımdır.

Rüyalar çoğu zaman gerçekleşenleri değil, gerçekleşemeyen hayatları gösterir. Rüyadaki masa, hayatın insanlara sunduğu ama onların bir türlü başına oturamadığı o masadır. Bardak su ise belki de hayatın paylaşımını, birbirine uzanmayı ve birlikte yaşamayı imlemektedir.
Filmin sonunda birçok kişi Hicran’ın ağladığı sahneyi merkeze koyuyor. Oysa filmin gerçek dönüşümü bundan sonra başlıyor. Rıza’nın birkaç karşılaşmadan ve bir fotoğraftan yola çıkarak zihninde Hicran ile ilgili büyük bir sevgi inşa etmesi… Daha da önemlisi, Hicran’ın sonunda bu sevginin sahici olduğunu fark etmesi…
Aslında Hicran’ı değiştiren şey bir aşk itirafı değil; ilk kez gerçekten görülmesi. Kendisine duyulan sevginin büyüklüğüyle değil, o sevginin samimiyeti karşısında dönüşüyor.
Yönetmenin film evreni düşünüldüğünde Hayat, bu yapıyı tamamlayan bir film değil; o duvara konulan yeni bir taş gibi duruyor. Aynı evrenin içinde yeni bir ihtimali, yeni bir yarayı ve yeni bir soruyu açıyor. Belki de insanların kaderini büyük felaketler değil; hiç kurulmamış bir masa, hiç içilmemiş bir fincan çay ve hiç edilememiş bir sohbet değiştiriyor.
Ve hayatın sonunda geriye, her zaman çekilmemiş bir film ya da tıpkı Kiarostaminin ölüm döşeğinde dinlediği şiirindeki gibi umutla geçen ,yaşanmamış birden fazla hayat kalıyor.