Andrey Zvyagintsev’in 2017 yapımı “Sevgisiz” (Nelyubov) filmi, modern Rus toplumunun duygusal ve manevi çöküşünü, bir ailenin trajik hikayesi üzerinden irdeleyen çarpıcı bir dramadır. Film, boşanmanın eşiğindeki Zhenya ve Boris çiftinin, 12 yaşındaki oğulları Alyosha’nın kaybolmasıyla yüzleşmesini ve bu trajedinin ardındaki bireysel ve toplumsal dinamikleri açığa çıkarır. Ancak Zvyagintsev’in bu eseri, sadece bir aile dramı değil, aynı zamanda modern Rusya’nın kapitalizm etkisiyle şekillenen toplumsal yapısına dair keskin bir eleştiridir.
Zvyagintsev, film boyunca Rusya’nın sosyo-politik atmosferine dair sert mesajlar verir. Sovyetler Birliği’nin çöküşünden sonra kapitalizmin yarattığı bencil birey modeli, filmdeki karakterlerin duygusal kopukluklarıyla açığa çıkar. Zhenya ve Boris, sadece kendi bireysel mutluluklarını önemseyen, toplumsal bağlardan uzak bir neslin temsilcisidir. Alyosha’nın kaybolması ise, modern Rus toplumunun insani değerlerden yoksunluğunun bir metaforu olarak karşımıza çıkar. Bu sevgisizlik, karakterlerin yeni ilişkilerinde de devam ederek nesiller boyu süregelen bir döngüye işaret eder.
Zvyagintsev’in bu keskin eleştirisi, sıklıkla Andrei Tarkovsky’nin filmleriyle karşılaştırılır. Her iki yönetmen de, Rus toplumunun maddiyat ve maneviyat arasındaki çatışmasını ve bireyin bu bağlamdaki yalnızlığını inceleyen güçlü bir sinematografik dil geliştirmiştir.
Tarkovsky’nin , Sovyet döneminin materyalist yapısını eleştiren ve insanın manevi yolculuğunu öne “Stalker” ve “Solaris” “Ayna” gibi eserleri, doğayı ve insanın içsel dünyasını bir araya getirerek, ruhsal derinliği ve topluma yabancılaşmayı işlemiştir.. Zvyagintsev ise, özellikle “Sevgisiz” ve “Leviathan” gibi filmleriyle bu eleştiriyi modern kapitalist Rusya’ya uyarlamıştır. “Sevgisiz”de Zvyagintsev, modern Rus toplumunun kapitalizm etkisiyle duygusal değerlerden nasıl uzaklaştığını ve bireyin, bu soğuk, mekanik dünyada yalnızlaştığını vurgular. Alyosha’nın kayboluşu, sevgisiz bir neslin simgesi haline gelirken, toplumun genelindeki duygusal kopukluğu da ortaya koyar.

Her iki yönetmen, filmlerinde görsel dil ve atmosfer yaratımında benzer bir yaklaşım sergiler. Tarkovsky’nin uzun plan sekanslarla doğayı bir karakter gibi ele alması, Zvyagintsev’in karla kaplı manzaralar ve steril mekanlarla sevgisizlik temasını görselleştirmesinde kendini tekrar eder. “Sevgisiz”de kullanılan soğuk renk paleti ve kasvetli mekânlar, karakterlerin içsel boşluğunu yansıtarak filmdeki tematik ağırlığı destekler. Zhenya ve Boris’in bencil dünyaları, Alyosha’nın kayboluşu ile parçalanırken, bu sevgisizlik döngüsünün yalnızca bireysel değil, nesiller boyu süren bir toplumsal sorunu temsil ettiği anlaşılır. Tarkovsky’nin Batı toplumuna yönelik eleştirileri, Zvyagintsev’in modern kapitalizme getirdiği eleştirilerle benzeşir. “Solaris”te ruhsuz ve materyalist bir dünyayı reddeden Tarkovsky, bireyin manevi arayışını öne çıkarır. Benzer şekilde, “Sevgisiz” modern Rus toplumunun Batılılaşma sürecinde insani değerlerden uzaklaştığını, bireyin yalnızlaştığını ve manevi değerlerin yerini maddi çıkarların aldığını gözler önüne serer. Zvyagintsev, bu bağlamda Tarkovsky’nin manevi mirasını güncel bir bağlamda ele alarak, kapitalist dünyanın yarattığı kopukluğu inceler.
“Sevgisiz”, hem bireysel hem de toplumsal boyutlarda sevgisizliğin derinlemesine bir analizi olarak, modern Rusya’nın duygusal çöküşünü evrensel bir dille işler. Zvyagintsev’in Tarkovsky ile paylaştığı manevi ve estetik miras, filmin sinematografik gücünü artırırken, izleyiciyi yalnızca bir aile trajedisiyle değil, aynı zamanda modern dünyanın yarattığı manevi boşlukla yüzleşmeye davet eder.Film , aynı zamanda Batılılaşma sürecine dair bir eleştiri içerir. Filmde, kapitalizmin bireyler üzerindeki etkisi ve insani değerlerden uzaklaşma teması işlenirken, Rusya’nın Batı ile ilişkisi de dolaylı olarak sorgulanır. Batı’nın, modern Rusya’yı soğuk, duygusuz bir toplum olarak algılaması ve Rusya’nın da kendi içinde bu algıyı hem beslemesi hem de çelişkilerle yaşaması, filmdeki karakterlerin kimlik bunalımlarıyla paralel bir şekilde anlatılır. Bu bağlamda, Zvyagintsev, hem Batı’nın Rusya’ya karşı önyargılarını hem de Rus toplumunun kendi içinde bu önyargılara nasıl uyum sağladığını eleştirir.
Andrey Zvyagintsev’in “Sevgisiz” filmi, sadece bir aile trajedisini değil, aynı zamanda modern Rus toplumunun çelişkilerini, kayıplarını ve toplumsal yapının geleceğine dair umutlu ya da karamsar bir bakışı ortaya koyuyor. Filmin sonunda, kaybolan Alyosha’nın akıbeti netleşmez. Aileye gösterilen cesedin Alyosha’ya ait olmadığı anlaşılırken, çocuğun son görüldüğü yerde ağaca astığı ipin hâlâ duruyor olması, onun yaşadığına dair bir işaret olarak değerlendirilebilir. Bu bilinmezlik, filmin merkezindeki çocuğun, Rus neslini hatta nesillerini temsil ettiğini düşündüren güçlü bir metafor yaratır.
Film, bir açıdan, Zhenya ve Boris karakterleri üzerinden modern Rusya’nın sosyopolitik yapısına eleştirel bir alegori sunar. Zhenya, yeni Rus devletini simgeler: Zhenya yani yeni devlet annesini (yani eski devleti ) seviyor ama onu kafasız buluyor; yani, geçmişe saygı duyuyor ancak ondan kopmak istiyor. Boris ise onun hayatındaki ilk erkek ve aynı zamanda iktidar figürü olarak okunabilir. Ancak Zhenya için Boris, bir hayal kırıklığından ötesi değil. İstemediği bir bağlılık, bir anda ortaya çıkan ve Zhenya açısından özgürlüğünü akamete uğratan bir iktidar üstelik nispeten geçmiş kodlarla donatılmış.
Kaybolan Alyosha ise, hem yeni nesli hem de bir anlamda Rus toplumunun nesiller boyunca yaşadığı kimliksizlik ve aidiyetsizlik sorunlarını yansıtır. Yeni devlet bu nesli yetersiz bulurken, iktidar ise umursamaz bir tavır sergiler. Alyosha’nın kayboluşu, bireyin ve toplumun kendine dönük, giderek daralan konfor alanlarında kimlik arayışını ve Batı kültürel kodlarının peşinden giderek ideallerden uzaklaşmasını da temsil eder. Zvyagintsev’in çocuğun akıbetine dair doğrudan bir açıklama yapmaması, filmin en güçlü yönlerinden biridir. Yönetmenin, film boyunca kayıp çocuğa çok az odaklanıyor gibi görünmesi, aslında çocuğun varlığını bir metafor olarak daha güçlü kılar. Alyosha, sevgisiz bir ortamda (anne ve baba olmadan) büyüyecek ve olgunlaşarak , bu ortamı aşacak ya da ona meydan okuyarak – düşmanlıkla – geri dönecektir. Rusya için çizilen gelecek bu belirsizlik içindedir. Sinik bir iktidardan, acımasız bir bürokrasiden ve arada kalmış yeni devlet kafasından uzak, kendi kendine büyüyen bir nesil. Alyosha’nın akıbetine dair bu belirsizlik, mevcut konjonktürde yalnız bırakılmış ve dünyanın geri kalanının tecrit ettiği Rusya için sosyolojik bir alt metin sunar.

Bu bakış, yüzeyde bir “oryantalist batı bakışı ” olarak görülüp eleştirilebilir. Yine de filmde eleştirinin konusunu oluşturan Rusya toplumu ve bireyi derinlemesine sorgulanmaktadır. Tıpkı Tarkovsky gibi, Zvyagintsev de Rusya’nın Batılı olmadığını ve bu anlamda farklı bir tarihsel ve kültürel geçmişe sahip olduğunu vurgular. Tarkovsky’nin filmlerinde, Sovyetler döneminin insanı manevi değerlerden kopararak mekanikleştirdiği bir toplum ele alınır. Zvyagintsev ise, bu kopuşun kapitalist düzenle ve Batı’nın kültürel kodlarının yarattığı yeni boşluklarla nasıl devam ettiğini gözler önüne serer.
Filmin bir diğer önemli boyutu, kayıp çocuk metaforuyla nesiller boyunca devam eden kimliksizlik ve “Büyük Rusya” fikrinden uzaklaşan topluma, Rusyanın Batısına dönüşen (Batı da ol(a)myan, Rus’ta kalamayan ) topluma yapılan eleştiridir. Zvyagintsev, kapitalizmin vaat ettiği bireysel mutluluğun ve Batılı değerlerin yarattığı boşluğu işaret ederek, kayıp nesiller üzerinden Rusya’nın kültürel ve yaşamsal kodlarına sessiz bir dönüş çağrısı yapar.