Yaşam: Umutsuz Bir Çürüme Hali

Hayat her an çürümekte olandır, tek düze bir ışık kaybı, gecenin içinde yavan bir dağılmadır, asasız, halesiz, aylasız… (M.E.Cioran)

M. Emile Cioran (1911-1995), 20. yüzyılın nihilizmini yansıtmış ve genç yaşta çok önemli eserler vermiştir. Romanyalı filozof, nihilist ve kuşkucu eserleri ile bir döneme damgasını vurmuştur. Gençlik yıllarında Immanuel Kant, Friedrich Nietzsche, Arthur Schopenhauer, Georg Simmel, Ludwig Klages, Martin Heidegger ve Lev Shestov okumuş, lisans tezini Henri Bergson hakkında vermiştir. Cioran felsefesini kurarken, nihilizmden, kuşkuculardan, stoacılardan etkilenmiş ve felsefe tarihine yeni görüşler kazandırmıştır.

Nihilizm genelde Friedrich Nietzsche (1844-1900) ile özdeşleşmiş olsa da Cioran’ın ayrıştığı birçok nokta görülmektedir. Nietzsche, Güç İstenci kitabında nihilizmi tanımlarken, “nihilizm sadece her şeyin yok olması gerektiği inancı değil; kişinin de yok eden olması gerektiği inancıdır” demiştir. “Üstinsan” kavramını ele alıp, üst insanın iyi ve kötünün ötesinde bir belirleyici olduğunu savunmuştur. Buradan yola çıkarak insanların eşit olmadığını da vurgulamıştır. Onun görüşlerinde özellikle Avrupa’daki burjuvazi yapısının ve kilise yanlılarının tutumlarının payı çok büyüktür. Batı kültüründen dini öğelerin çıkartılarak yeni bir ahlak sisteminin gelmesini ele almıştır. Düzeni hiçe sayan sert bir tutumla görüşlerini sunmuştur. Nihilizm ondan sonra da özellikle varoluşsal anlamda ele alınmıştır. Sartre’ın dünyaya bırakılmış, atılmış bireyini anlatma çabası, Heidegger’in bireyin hiçliğinden özüne ulaşılabilmesi gerektiği görüşleri de nihilizm kavramını genişletmiştir. Yine Albert Camus ve Dostoyevski de nihilizmin savunucularından olmuştur.

Stoacılara değinecek olursak, Elea Okulu temsilcilerinden Zenon duyulur dünya sadece duyu organları aracılığıyla tanınabilir, bu alan bir görünümler bir yanılsamalar alanıdır, bir yokluk alanından başka bir şey değildir.  Yalnız düşünülür dünya vardır ve bilginin konusu bu düşünülür dünyadır derken, atomcu ekolden gelen Empedokles de öncesiz ve sonrasız varlık dört öğeden, Su, Hava, Ateş, Topraktan, şeyler de bu dört öğenin değişik oranlarda birbirine karışmasından oluşmuştur. Bu dört öğeyi birleştiren ve ayıran iki evrensel güç vardır: Sevgi ve Nefrettir der (Timuçin, Düşünce Tarihi, syf204-206) 1. Bu görüşler dünyayı ve doğayı tanımlarken maddenin konumunu belirlemek açısından onun öncülü olmuşlardır.

M.E. Cioran’a göre, omuzlarının ve düşüncelerinin üzerinde ağır yüklerle doğmuş insan, prangalarla yaşamaktadır. Ölmek için yaratılmış ve dünyaya bırakılmış insanı hayatta tutan şey, intihar edebilme özgürlüğüdür. Yani insan istediği zaman hayatını bitirebilme gücüne sahip olduğunu bildiğinde, yaşama karşı bir motivasyona sahiptir. İstemeden gelinen bu dünyada istendiğinde gidilebileceğini bilmek, bu dünyayı yaşanılır kılmaktadır. Albert Camus de intihar fikrini temele koyarken, Cioran’dan farklı şekilde hayatın yaşamaya değer olup olmadığının, felsefenin temel sorusu olduğunu söylemiştir. Camus ve Cioran tarzları birbirine benzetilse de birbirinden haz etmeyen kişilerdir. Cioran’ın 1995 yılında verdiği röportajda Camus ile aralarında geçen görüşmeyi aktarması da bunu göstermektedir;

“Camus’yü okumuştum ve ona özellikle de bana dürüst bir insan gibi geldiği için saygı duyuyordum; yoksa, bence vasat, bir yazar olarak ikinci sınıftı. Bir gün, yayınevinde “Bozulmanın Elkitabı”nı (Precis de la decomposition) okumuş ve bana şöyle dedi: “Şimdi, fikirlerin dolaşımına girmeniz gerekiyor…” “Git işine!” dedim ben de. O, bana ders verecek, ilkokul öğretmeni kültürüyle, anlayabiliyor musunuz? Birkaç yazar okumuş, felsefe kültüründen hiç nasibini almamış, kalkıyor bana ders veriyor: “şimdi…” sanki küçük bir öğrenciyle konuşuyor. Ben de çektim gittim. Bu, benim için çok aşağılayıcı olmuştu.”

Cioran’a göre dünyanın sonluluğuyla insanın sonluluğu arasındaki orantısızlık, umutsuzluğun önemli bir nedenidir, bununla birlikte düşsel bir perspektiften bakıldığında kişiyi kıvrandırmaz olur çünkü dünya tuhaf, hastalıklı bir güzelliğe bürünmektedir. Ona göre evreni adaletsizlik yönetir. Ayrıca Cioran müziği ve onun evrensel yaratımını yüceltirken, filozofları ve felsefeyi boş bulmaktadır. Ona göre, felsefenin ne kavramları ne de olayları ele alış biçimleri bizi dünyaya anlamada bir sonuca götürebilir.  Sadece müzik onun deyimiyle bizi bir varlığın mahremiyetine daldırır ve yanılsamalardan arınıp, bilginin boşluğunu anlayabiliriz.

Bilgelerin rahatlığından, ödlekliğinden, sakınganlığından nefret ediyorum. Doymak bilmeyen tutkuları insanı hazza da acıya duyarsız kılan değişmez mizaca bin kez yeğlerim. Bilge tutkunun trajik yanlarını, ölüm korkusunu bilmez, atılım ve riskten barbarca, grotesk ya da yüce kahramanlıktan habersizdir. Kendini özdeyişlerle ifade eder, öğütler verir.  Bilge hiçbir şey yaşamaz, hiçbir şey duyumsamaz ne arzusu vardır ne beklentisi…”  (Umutsuzluğun Doruklarında, syf 110)

Cioran’a göre, her şeyden kuşku duyup, dünyayı küçümseyen bir gülümsemeyle baksak da bu durum yemek yememize, gönül rahatlığıyla uyumamıza veya evlenmemize engel olamaz. Derinliği ancak yaşanınca anlaşılan umutsuzluktaysa, bu eylemler ancak çaba gösterilerek, acılara katlanılarak gerçekleştirilebilir.

Cioran’ı umutsuzluğun doruklarına çıkartan nedir diye düşündüğümüzde onun hayatına da dokunmadan edemeyiz. Cioran Ortodoks bir papazın oğlu olarak Romanya’da dünyaya gelmiştir. Onu en mutlu eden şeyler müzik ve yazı yazmak olmuştur.  Küçük yaşlardan itibaren uykusuzluk sorunları yaşamıştır. 23 yaşında ilk eseri Umutsuzluğun Doruklarında’yı bu uykusuz gecelerde yazmıştır. Kitap parça parça farklı başlıklar altında yazılmış olup, çok genç olmasına rağmen dahice kurgulanmıştır. Üniversite tahsili sırasında Fransa’ya gitmiş ve bir daha da Romanya’ya hiç dönmemiştir. Eserlerini de Fransızca yazmaya başlamıştır.

Bu konu ile ilgili 1979 yılında verdiği bir röportajda, “Fransızcada net olmak gerektiğini anlıyordum. Melezlik kompleksine kapıldım, kendi dili olmayan bir dilde yazan kişinin kompleksine. Hele Paris’te… Bu çok önemli. Romanya’nın bir taşrasından, Avusturya-Macaristan toprağı olmuş olan Transilvanya’dan geliyordum. Bütün entelektüeller çok rahat Fransızca konuşuyorlardı. Herkes! Ve ben bir öğrenci olarak bütün bu insanların arasına geliyordum.  Aşağılık kompleksine kapıldım elbette.” diyerek bir nevi itirafta bulunmuştur.

Yine aynı röportajda felsefesini tanımlarken “Mesela bütün hayatım boyunca ölüm fikri musallat oldu bana, ama bundan söz etmiş olmam sayesinde. Ölüm fikri bana hâlâ musallat, ama daha az. Bunlar çözemeyeceğimiz meseleler, haklı saplantılar. Bunlar saplantı değil, muazzam gerçeklikler. İntihar üzerine yazdım, ama her defasında açıkladım: İntihar üzerine yazmak intiharı alt etmektir. Bu çok önemli. Yazmamış olsam intihar etmiş olacağıma katiyetle kanaat getirdim.”

Hayatı boyunca parasal sorunlar yaşamış olan Cioran, kısa bir dönem Romanya’da felsefe öğretmenliği yapmış ama devam ettirememiştir. Ona verilen müfredata uymamış ve birçok kavramı reddetmiştir. Bu nedenle yazarak hayatını devam ettirmiştir. I. Dünya Savaşı, 1929 Büyük Buhranı ve İkinci Dünya Savaşı zamanlarının içine doğmuş, dünya düzeninin yeniden şekillenmesine tanıklık etmiştir. Hitler hayranlığını dile getirmiş ve destekçisi olmuştur. O dönemdeki tutumu da yalnızlaşmasının nedenlerindendir. Ayrıca makineleşmenin, kapitalizmin yükselişinin ve bireyin yalnızlaşmasının da şahitliğini yapması onu daha da karamsar yapmıştır.        Cioran, Alzheimer hastalığı nedeniyle 84 yaşındayken vefat etmiştir.

Toplumsal hayatın bireye indirgenmesi, değişen sosyo- kültürel yapıların yansıması bize Cioran felsefesinin temellerini vermiştir. Kitaplarını okurken günümüz insanının kimi zaman hissettiği aidiyetsizliğin, buhranların ve yalnızlığın yansımaları görülmektedir.

“Herkes aynı yanlışı yapıyor: Yaşamayı bekliyorlar, çünkü her anın yürekliliği yok onlarda. Neden her an yeterince tutkulu, yeterince ateşli olup anı sonsuzluğa dönüştürmüyor insan? Hepimiz yaşamayı ancak bekleyecek hiçbir şeyimiz kalmadığında öğreniyoruz. Beklediğimiz sürece hiçbir şey öğrenemeyiz çünkü somut ve canlı bir şimdide değil, uzak ve donuk bir gelecekte yaşıyoruz.” (Umutsuzluğun Doruklarında, syf 133)

  1. Afşar Timuçin, Düşünce Tarihi 1. Cilt, Bulut Yayınları,2000

Yorum Bırak

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir