Bazı döngülerin tekrar tekrar yaşanıyor oluşu, aynı hikayelerin farklı farklı bedenlerde ve coğrafyalarda yeniden yaşandığı, tüm kurgusal anlatıların, masalların, hikayelerin, romanların, filmlerin aynı şeyleri anlattığı konuşuladurur. Aslında tüm anlatılar aynı şeyi anlatır aşağı yukarı. Biz tüm bunlar içindeki kesitleri dinleriz, tüm anlatıların nihai sonucu, geçici mutlulukların ve sevinçlerin ötesindedir. Ulaşılacak yer yokluk ve zeval durağı olacaktır. Buna rağmen, bu çok kısa zaman aralığında bize anlatılan şeyler içinde sevinç ve mutluluğa dair şeyler ararız. Bizi mutlu eden, en sonunda bir çeşit zafere, huzura veya kavuşmaya açılan hikayeler dinlemektir. Hele kendimize yönelttiğimiz dikkatimiz ve başkalarına körelttiğimiz bakışımızı düşününce; şu son demlerde acıyla ilgili hikayeler anlatılabilir olmaktan, dinlenebilir olmaktan çıkmış gibidir.
Bazen bu hikayelerin yanı başımızda olduğunu fark ederiz. Güneşteki adamları okumaya başlayınca ilk aklıma gelen bu olmuştu. Turnalar üzerinden selam ileten, yolculuk ve gurbeti anlatan üç türkü geldi aklıma. Birinde Bağdat’ın Basra’nın telli turnasından bahsediyordu. İşte o Basra’da bir kaçakçı yazıhanesinin önünde bir araya gelen üç Filistinlinin hikayesi Güneş’teki adamlar. Farklı yaş gruplarından üç adamın hikayesini okuyoruz. Kuveyt’e varıp, Körfez’in bu zengin ülkesinde çalışıp para kazanmaya başladıklarında yalnızca kendilerinin değil arkalarında bıraktıkları Filistin’in, ailelerinin, sevdiklerinin de talihini değiştirmeyi umuyorlar. Yola koyulduklarında, geride kalan acı hatıraların yanı sıra çölün dayanılmaz sıcağıyla da baş etmek zorundalar.

1963’te yazılan bu anlatı sanki dün yazılmış gibi. Sanki birkaç ay önce olmuş bu olay. Üzerinden yarım yüzyıl geçmiş olmasına rağmen kapıyı açtığımızda sokağın köşesinde görecek gibiyiz bu güneşteki adamları. Metin tam da bu haliyle yazılmaya devam ediyor.
Diğer taraftan bu yolculuk yakın dönemde tekrar izlediğim bir başka hikayeyi de anımsattı bana. Hasan Söylemez’in “Tenere”, filmini. Tuareg dilinde çöllerin çölü anlamına gelen Tenere, Sahra Çölünde bu yolculuğun yapıldığı bölgenin adı. Kumdan bir okyanusu andırıyor. Birbirine en yakın ağaçların /gölgeliklerin arasında yüzlerce kilometre var ve tüm alanda aralarında kilometrelerce mesafe olan sadece iki kuyu var. Nijer’in Agadez kentinden yola çıkarak Libya’ ve Avrupa’ya ulaşmak için çölü geçerek Dirkou şehrine ulaşmaya çalışan Afrikalıların bu yolculuğunda normalde kısa sürede geçilebilecek mesafe 50 dereceleri bulan sıcak hava ve çöl şartlarında günlerce sürebiliyor. Yol sadece tekerlek izlerinden oluşuyor ve kum fırtınasında kolaylıkla kaybolan bu izler yüzünden yolcular çölün ortasında kaybolabiliyor. Sayıları binlerceyi bulan son anda kurtarılmış insanlar ve yol boyunca yayılmış kamyon lastikleri mevcut. Bu lastikler ölüp de çöle gömülen onlarca göçmenden geriye kalan hece taşları gibi. Birileri onları görünce Fatiha okuyor. Filmin ana odağına koyduğu karakter Beşir. Evli, dört çocuklu iyi bir aile babası. Bu yolculuğu yapmak zorunda, çünkü elde avuçta bir şey yok. Daha önce de birkaç kere yapmış. İmkânlarının bulunamadığı kentinde kalsa hiç kimseyi geçindiremeyecek kadar fakir. Daha eskiden şartlar iyiyken Libya’ya gitmiş. Sonrasında Libya iç savaşı patlak verdiğinde yaralanmış, hastanede kalmış. Bu yüzden bu kez sadece Dirkou’ya gitmeye karar vermiş.
Beşir Güneşteki Adamları yazmaya devam eden gerçek biri. Ebu Kays’a ne kadar çok benziyor. Ailesini geçindirebilmek için bu cehennemi yolu -hem de tıpkı Roman’daki Ebu Kays gibi o yaşta – geçmek zorunda. Gassan Kanafani bu anlatıyı yazarken Beşir daha dünyaya gelmemiş belki de. Oysa daha önce yazılmış bir hikayenin, bir açmazın, bir döngünün içinde yaşıyor. Bunları düşünürken Beşir’in bu romandan haberi olup olmadığı sorusu geliyor aklıma. Bu soru ilginç olduğu kadar da akıldışı .Çünkü Beşir bu anlatılanların çok daha fazlasını belki de gözleriyle görmüş, ve nice Ebu Kays hikayesi dinlemiş muhtemelen. Bu göçmenlik kaygısını en içten yaşamış.

Zamane ruhu kendine yönelttiği bakışıyla, kendi hayatı ve selameti ile ilgili belirsiz kaygıları içinde ötekine ait bu belirgin net kaygıyı yok sayıyor, anlaşılabilir bir durum. Son beş on yılda özellikle son salgın sonrasında tamamen içselleştirilen bir korku ve ben ve diğerleri diyalektiği yeni bir neslin kendi kanından olanları bile aşabilen “ben”lik düşünceleriyle birleşince, anlaşılabilir bir durum bu. Fakat yine anlaşılması gereken bir şey de bu işin ve akışın (ve bu acı anlatının) devam edeceği. Ve bu acıdan uzak durabilmenin yolu onu görmezden gelmek yada yok saymak değil. Bu acıları -en azından -azaltabilecek bir ortak aklın içinde olabilmek.
Tenere filminde kaçakçı bir yerde tüm Avrupa’da gönderdiği kişiler olduğunu ve tanındığını söylüyor kıvanç ve öfkeyle. Sonrasında Avrupalıların bu topraklara gelirken sormadıkları gibi kendisinin de bu işi yapmaya devam edeceğini, bu insanları göndereceğini söylüyor. Tıpkı Güneşteki Adamlarda savaşta her şeyini kaybetmiş Ebu Huzeyran gibi. Yol boyunca bir nesneye taşınan bir eşyaya dönüşecek insanları; onları şeyleştirecek bir çalışma düzeninin/bir belirsizliğin içine bırakmak için, uzak diyarlara götürüyor.
Avrupa medenileri sınırları güçlendiredursun, duvarları yükseltedursun nerden geldiği belli olmayan Turna kuşları gibi bu insanlar akmaya devam ediyorlar. Bunun elbette bir çok sebebi var, çalınmış madenler, yıkılmış şehirler, düşmanlıklar, aymazlıklar, akılsız yönetimler, akılsız halklar, ihanetler… Savaş, kıtlık vesaire…Bu durum sebeplerin ötesine geçiyor ama. Sebep ne olursa olsun, kim gözünü kaparsa kapasın bu insanlar denizlerde ve -filmden öğrendiğimiz kadarıyla daha çoğu- karada; böyle ısız çöllerde/çorakta ölüyor, sağ kalanlardan insanlık adına ne varsa sömürülmeye çalışılıyor.
Güneşteki Adamlar Kuveyt’e girmeye çalışan adamlar, Libya’ya girmeye çalışan adamlar, karada ölenler denizde boğulanlar yada bir su tankerinin içinde yada bir yük kamyonunda, bazen çok uzağımızda bazen yanı başımızda duruyorlar, duracaklar. Bu sırada birileri dakikaları sayacak belki de. Su tankerinin içinde yada dışında, yada bu olup bitenlerin çok ötesinde. Hiç bilmeden, görmeden /belki de görmezden gelerek. Başka başka şeyleri beklerke, sayacaklar dakikaları…