“Dışarıdan sıra sıra tramvaylar geçiyordu, paltolar geçiyordu, insanlar geçiyordu, kuşlar geçiyordu, kediler geçiyordu, vapurlar geçiyordu, hayatlar geçiyordu. Hiçbir geri gelmiyordu.”
Böyle diyor yazar. Öykülerinde bu gelip geçenleri izlemeye koyuluyor. Bazen bu izleme işini karakterlerinin kendisine bırakıyor. Öykülerdeki karakterler kendi hayatlarının memnuniyetsiz sıkılmış/bıkmış/kaybetmiş izleyicisi gibiler. Bir deniz anasını izleyen adamlar ve deniz anasının izlediği adamlar…Bir aynada sonsuz yansımalar oluşturacak gibi muhtelif yerlere dizilmişler ve en olumsuzu düşünecek çağıracak karamsarlıktalar.
“Çünkü mutlu son diye bir şey yoktu, uzun vadede bütün hikayeler mutsuz biterdi.”
Yeterince zaman geçince tüm hikayelerin malum sonu ,ölümle bulanmış bulduğumuz sesler… Bazen ne olduğu anlaşılmayan sesler, bu seslere takılan insanlar. Bu seslerin sonunda açığa kavuşması (bir papağanın sayesinde) ve yine tekrarlanan bir son, ölüm. Karşı balkondakilere özenen, kendini başkasının masasında oturmuş bulan ve onun ölümünü giyinen karakterler.
Erik yiyen bir doktor ,ne olduğunu anlamadan ölen genç kadınlar ; bir sedyede yada gündüzünde bir meyve bahçesinde haylaz ve gecesinde yatağında nazende ve ölü…Geriye bir oyuncak bırakarak.
Birbirine sözcüklerle ,anlarla bağlanmış öyküler ve özenli bir anlatı. Cümleler ,tekrarlar ,sayıklamalar… Unutmalar ve intiharlar…Sonra tam öldüğüne vehmettiğiniz bir karakterin başka bir hikaye içinde ölmediğini öğrenmemiz. Denizci düğümü gibi çektikçe sıklaşan, birbiriyle bağlanan öyküler. Ve muhtemelen bu öykülerin içinden çıkacak, aynadaki yansımalar gibi çoğalacak yeni öyküler bizleri bekliyor.
