Bir filmi yâda kitabı tekrar izlediğinizde ya da okuduğunuzda muhtemelen aklınızda kalan imajların dışında bazı şeyleri keşfetmeniz sık karşılaşılan bir şey. Tekrarlar arası ne kadar uzarsa (insanın kendinde olan değişimlerin de etkisiyle) bu durum daha da güçlenir. Uzun bir süre sonra 2001: A Space filmini izlediğimde filmi sanki ilk defa izliyormuş gibi hissettim. Bu çok katmanlılık aynı zamanda eserin niteliğiyle ilgili de fikir verebiliyor. Yarım asır öncesinde çekilmiş bir filmde birçok şeyin güncel düşünsel alanın konusuna dahil olabileceğini görüyorsunuz. Sinemanın salt düşünsel alana yada felsefeye temas etmesi (Deleuze’yi [1] hatırlayalım) bilim kurgunun güncel etki alanı düşünüldüğünde bu filmleri ve fikirleri daha da önemli kılıyor.
Filmin başında maymunların kemikleri alet olarak kullanması ve muhtemelen bu alet kullanımının, yani ilksel teknolojinin sonrasındaki ilerlemenin anlatı da uzayda hareket eden bir gemiyle birleştirilmesiyle rasyonel düşünce ve Darvinci/ilerlemeci anlayışa uygun bir devamlılık fikri oluşturuyor. İlksel alet kullanımı ve bu alet kullanımının “öteki” üzerinde oluşturduğu tahakküm imajı sonrasında kozmosun ve gökyüzünün fatihlerinin yolculuğuyla buluşturuyor izleyiciyi. Bu noktada “öteki” görünmeyen olarak (seyircinin görmediği fakat zihninde birleştirdiği kısımda ) önce dünya, yani yeryüzü oluyor. Yeryüzü ile işini bitiren zekâ (bilgi) , bir büyük bilinmeyenin; uzayın kapılarını zorluyor. Aradan geçen bunca zamana ve nesillere rağmen çok tanıdık gelen bir fikir değil mi?
Anlatı bundan sonrasında daha da farklı düşünsel alanlara/sorulara olanak tanıyor. Şimdi çok aşina olduğunuz o dönemde de bir fikir olarak yeni yeni palazlanan dijital bir bilincin, insan benzeri bir zekâya sahip bir makinanın kararları bu sorulara ve açılımlara yöneltiyor bizleri.
Çok kısa özetlersek Hal 9000 adlı yapay zekâ (ki bu dijital bilincin fiziksel varlığı, aynı zamanda komuta ettiği keşif gemisi) yanlış bir hesaplama yapıyor. Bu basit hata sonrasında mürettebat onun güvenilirliği ile ilgili (onun ulaşamadığı konuşmaları duyamayacağı kör bir alanda ) tereddütlerini dile getiriyor. Bundan haberdar olan Hal 9000 öncelikle varoluşunu devam ettirebilmek için (çeşitli hilelerle ) mürettebatı ortadan kaldırmaya çalışıyor ve büyük oranda bunu başarıyor. Birçok anlatı da karşılaşabileceğimiz yapay zekânın kendini koruma durumunu özel kılansa Hal 9000’in esas motivasyonlarından birinin de görevi sadece kendisinin yapabileceğine olan inancı olduğunu öğreniyoruz. İşte bu motivasyonun olması anlatıyı çağdaşlarından ve hatta şimdiki benzer yapıtların birçoğundan ayıran bir düşünce alanı açıyor. Hal 9000 bir robot olarak hayvani bir itkiyle hayatta kalmaya odaklanıyor. Bu sebeple potansiyel tehlikeleri ortadan kaldırıyor. Arka planda ise Hal 9000 ego (benlik) fikri ön plana çıkıyor.
Benlik fikri yapay zekanın insan benzeri bir var oluşun ortaya çıkıp çıkamayacağı konusunda son derece önemlidir. Zira insan sadece IQ olarak ölçümlenenebilen bazı yeti ve yeteneklerin oluşturduğu bir bilince sahip değildir. İnsan bilinci ile ilgili olarak tüm algıların, fiziksel varoluşun, geçmiş deneyimlerin ve duyguların (korku, istek vs), davranışları ve muhakemeyi etkilediği; yani bilincin işleyişine dâhil olduğu kabul edilmektedir. İnsan zihni aynı zamanda öznel deneyimleri içerir ve en önemlisi de kendinin farkındadır. Bu farkındalık -kendisinin ve kendi egosunun farkında olduğu (dolayısıyla ötekinin de farkında olduğu ) bir tür üst-bilinç oluşturmaktadır.
Kubrick, Hal 9000’i bir karakter olarak tasarlarken çok ince bir soruyu gündeme getirmiştir. Ön kabullerde hatasız olarak kabul edilen ortak zeka, yani veriperest anlayışta yeterince veriye ulaşınca her şeyi hesaplayıp tahmin edebilen bu gelişmiş zeka formu, Kubrick anlatısında bir hata yapmıştır. Hatasının farkındadır ve gizlice ve insan davranışlarına benzeyen bir şekilde bu hata sonucunda devre dışı bırakılabileceğini öğrenmiştir. Buna karşın sonrasında öğreneceğimiz üzere Hal 9000’in mürettebatı ortadan kaldırma motivasyonu temelde gizli görevi sadece kendisinin yerine getirebileceğine olan inancına ve ötekileri küçük görmesiyle alakalıdır. Bu fikir kendi hatasına rağmen değişmemiştir; hatta kendi hatasını neredeyse görmezden gelmiştir. Kubrick’in yarım asır öncesinde ortaya koyduğu anlatı, empatiden uzak bir egoyu tanımlamaktadır.

Bu noktada sınırların belirsizleştirilmeye çalışıldığı post hümanist anlayışın, -oldukça hızlı bir şekilde- davranış biçimlerine, iletişim ve sosyal hayata dahil olduğu günümüzle ilişkili bir şeyler söyleyelim. Geçtiğimiz günlerde bir video kaydında (Türkçe) ego ve tevazu ile ilgili bir konuşmaya rastladım. Özetle konuşmacılar egonun günümüz şartlarında olmazsa olmaz bir kavram olarak ön plana çıktığı ve toplumumuzda belirgin bir şekilde yer alan tevazu düşüncesinin artık eski öneminde olmadığını anlatıyorlardı. Söyledikleri üzerine düşünme fırsatı buldum. Ego yani benlik fikri bu çağa, bu nesle ait bir şey değil. İnsan varoluşuyla beraber (yâda bu itikat dışında olanlar için insan bilinciyle beraber ) var olan bu farkındalık,aslında tüm ötekiyle olan ilişkiyi temellendiriyor. Yani ego ve benlik fikri beraberinde ötekini, yani diğer insanları, yani alemi ve doğayı da getiriyor. Neredeyse bir çeşit animizme varan dürtülerle insanı kötüleyen cümlelerde, hayvanların doğa ile uyum içinde olduklarından bahsedilerek insan dışında olan her şeye bir takım önemler atfedildiği bir dönemde, insanlık fikri aşağılanırken tek tek fertler ve kişiler bir kutsama/kutsanma maratonu içinde, egolarını yani benliklerini ön plana koymaya çalışıyor.
Bu davranış biçimi beraberinde iki temel sorunu getirmekte. Bunların ilkinde, bu durum insanların ferd olarak uzunca bir süre kendileriyle ilgili sınırları bilmelerine engel oluyor. Yapabileceklerini /yapamayacaklarını kestiremeyen, kendi yeterlilikleri ve özelliklerinin gerçek anlamda farkında olmayan, fakat sosyal medyada ve şimdilerde yapay gerçeklik alanları içinde çeşitli farklı dijital kimliklerin ardında olmadıkları bir karakterin, yani daha ilginç bir tanımla ödünç şahsiyetlerin oluşturdukları egolar ortaya çıkıyor. İkinci ve belki daha da önemsenmesi gereken durum ise bu egolar büyüdükçe ve bu insanlar egolarını büyütürken gerçek anlamda olmayan şeylerin beslediği kaynağa sahipse, gittikçe bireyselleşerek/gerçeklikten koparak, duygudaşlıktan ve empatiden yoksun, dolayısıyla insanı anlamadan ve insan sevgisinden uzak bir noktaya gidiyorlar. Bu sebeple kollektif davranışlardan, ortak akıldan, tutarlılıktan, fedakârlıktan uzak kitleler ortaya çıkıyor. Bu kitleler bir yandan en güzel, en erdemli sözlerin savunucusuyken öte yandan ödünç kişilikleri/sanal avatarları ardında eylemden ve optimal değişiklikleri/iyileşmeleri sağlayabilecek potansiyelden uzaklaşıyorlar. Ego beraberinde bir duygudaşlık ve empati yeteneği ile gelmiyorsa yıkıma sebep oluyor. Ego beraberinde bir duygudaşlık ve empati yeteneği ile gelmiyorsa insansı robotlara benziyor insanlar, robotsu insanlara dönüyorlar. Birbirine benzeyen, bir dairede sıkışmış…

Hal 9000 empati kuramıyor. Bu meziyete sahip değil. Ama insan benzeri hatta çoğu insanı aşmış bir ego emaresi ile ortaya çıktığından ve kendi fikrine olan inancı ve büyük sevgisinden, diğer insanları ortadan kaldırma ile ilgili herhangi bir beis görmüyor.[2]
Tevazuya dönelim. Tevazu insanın egosuyla ilgili bir farkındalığı ve diğer insanları anlayabilmesi açısından duyduğu empatidir. Tevazuda utanma duygusu gibi insani bir duygudur. Utanma duygusu gibi insanı, kendi egosunun yani benliğinin öteki ile olan ilişkisini adalet ve hakikat gibi erdemler üzerine kurmasına dayanak oluşturur.
Belki de düşünülen farklıdır. Bazılarının daha insan kabul edildiği (Beyaz, Batılı) hümanizm anlayışının makyajının akmasıyla, bu kez insanı merkezden almaya çalışan ve insani değerleri ve doğallıkları tamamen yok sayan/düşman gören fikirler post hümanizm şemsiyesi altında toplanıyor. Aslında iki fikrin ve yanılsamanın da aynı kaynaklardan yayıldığını görmek gerekiyor.
“Gerçeklik” tasarımlarına dair modern yaklaşımlar, taklit etrafında yoğunlaşırken , yapay insanların, yapay alanların, sanal ve dijital gerçekliğin inşası, taklit etme dürtüsünden kaynaklanıyor. Kubrick Hal 9000’e bir ego tanımlarken, bu ego duygudaşlık empati ve tevazu gibi insanı insan yapan (insan düşüncesi ve bilincini belirginleştiren ) özelliklerden yoksun tutmuş ve bu insansı zekanın bu yoksunlukla nasıl yıkıma yol açabileceğini göstermiştir. Ödünç alınmış, taklit karakterlerin arkasında büyüyen; tevazu, duygudaşlık, diğerkamlık yoksunu egolara sahip insanlarda maalesef bilinç ve davranış olarak Hal 9000’e benzeyecektir. Çünkü taklit dürtüsü ancak taklidin orijinal olana denk olması/benzemesiyle tatmin olacaktır. Utanma, merhamet ve iletişim kanalları koparılarak duygudaşlık ve empati yeteneği ortadan kaldırılan insanlar, hakikatten uzak bir ego/benlik yanılsaması içinde insansı robotlara benzemektedir.
Notlar
[1] Deleuze, sinemayı bir felsefi yaratım ve bir düşünce faaliyeti olarak değerlendiren ilk filozoftur. Bununla beraber Deleuze, sinemayı bir etik estetik kuram ortaya atmak için değil, kavram yaratan insanların sezgilerini harekete geçiren ve farklı duyumsama pratikleri oluşturan bir sanat olma boyutuyla ele alır.
[2] Bu noktada aklıma Ah Muhsin Ünlü’nün (Onur Ünlü) denemesinden bir parça geldi. İnsanın kendi egosuyla ilgili farkındalık ve idrak anlamında önemli gördüğüm için paylaşıyorum.
“Reha Çamuroğlu’nun İsmail adlı olağanüstü romanında bir sahne vardır. Sahne mi? Bir parça vardır… Ne haltsa işte bir yer var kitapta. İsmail, yani Şah İsmail, yani Hatayi, Selim’e karşı savaşırken vurulur. Yanılmıyorsam sol elinden ya da sol kolundan. Yarasından kan akmaya başlar. İsmail, kendisi de inanıyordur ki, Meh…di’dir. Yani kanının akması olacak iş değil! İsmail orada bir şaşırmak şaşırır; nasıl diyeyim, öyle bir şaşırmak hepimize nasip olsa. Hiçbir koşulda sarsılmayacağından emin olduğumuz şu sünepe varlığımıza bir an için o kadar şiddetle uzak düşsek. Bir an için ürpererek düşünsek ki, ya hu, yaradılmışların en mühimi ben olmayabilir miyim? Belki benden daha kıymetli birileri vardır bu dünyada… Belki etraftaki her şeyden bu kadar çok yakınıp kainatın bereketini kaçırmak konusunda biraz daha eli sıkı davranabilirim. Belki bütün hayatım ve ölümüm, kendimden başka kimsenin işine yaramayacak… Belki, benim bile işime yaramayacak birisiyim ben…
Böyle dertlensek de içimiz iyice bir yansa…
Sonra bir yolunu bulup onun da tadını çıkartsak…
Adam olsak lan biraz…”