Figen Koşar’ın Yolcu romanı, bir aşkın acılar ve ayrılıklar içinden geçerek kendini bulma yolculuğunu anlatıyor. Bu yönüyle Mantıku’t-Tayr’ı hatırlatıyor; o muazzam esere sürekli başvuruyor. Farklı coğrafyalarda yaşayan insanların hikâyeleri, kesintili bir zamansallık içinde ama görünmez bir bağla birbirine dokunuyor. Yazar, zamanı doğrusal bir akıştan kurtararak, anların iç içe geçtiği, duyguların yankılandığı bir anlatı kuruyor.
Romanın sayfalarında dolaşırken, nesnelere yüklenen anlamlar, gündelik ayrıntılara gizlenmiş metaforlar, hatta sessizce izleyen bir bakışın varlığı hissediliyor. Bu bakış, kimi zaman bir güvercinin sessizliğiyle, kimi zaman da bir filmin donuk karesi gibi var oluyor. Yolcu, okurunu hem içerideki hem dışarıdaki yolculuğa davet ediyor — aşkın, hafızanın ve kimliğin izinde bir sefer.
Romanın arka planındaki düşünsel dünyayı konuşmak için, Figen Koşar’a birkaç soru yönelttik:
- Yolcu romanınızda aşk, yalnızca iki insan arasındaki bir duygu değil; aynı zamanda bir arayış, bir kendine dönüş yolculuğu olarak karşımıza çıkıyor. Bu konuda ne düşünüyorsunuz ? Aşkın bu dönüşümcü gücü üzerine düşünürken, sizi derinden etkileyen aşkı işleyen romanlar ve filmler hangileriydi?
Yolcu’da aşk, iki insan arasında başlayan bir duygudan çok, insanın kendine doğru yaptığı bir yolculuk. Bu yol her zaman dengeli bir yürüyüş değildir; kimi zaman fırtınanın içine bile bile adım atılan, bazen de hiçbir pusula tutmayan bir rotadır. Bazen gözünü kırpmadan, aklını kapıya asıp yola çıkarsın. Birine inanmayı seçtiğinde, rotanın tamamını değiştirecek kadar gözün kara, içini yakacak kadar da inatçısındır.
Yolcu’daki aşk anlatısı da tam buradan besleniyor. Buradan yola çıkıyor. İki kişi arasında kurulan bağın bir süre sonra insanı kendi sınırlarına kadar götürme hâli… Sevmenin en güçlü anını, “kendinden bir parça bırakmayı göze alabildiğin an” olarak belirliyor. Çılgınlıkla teslimiyet arasındaki bu çizgi, karakterlerin iç dünyasını şekillendiriyor; aşk onları büyütüyor ama aynı zamanda törpülüyor.
Simurg miti, bu yolculuğun hem arka planı hem de pusulası. Romandaki aşk, Attâr’ın kuşlarının geçtiği vadileri kendine durak kabul ediyor; her vadi bir eşiğe, her eşik bir iç sorguya dönüşüyor. Bu nedenle Yolcu’da aşk, “bizi tamamlayan kişi” masalından çok, “kendimize doğru yürüyüşe” evriliyor. İki kişi aynı yolda yan yana giderken herkes kendi ayakkabısıyla yürür; vurduğu yer de, güçlendirdiği yer de başka olur. Sevgi, sahip olmak değil; yeri geldiğinde yavaşlamayı, bazen de önden gidenin peşine takılmayı öğrenmektir. Bazen “devam” demektir, bazen de dürüst bir “bu kadar.”
Karakterler de tam bu soruyla yüzleşiyor: Birbirini değiştirmeye çalışmadan birlikte değişebilmek mümkün mü? Birlikte kalamıyorsak, yine de iyi kalabilir miyiz?
Sonuçta Yolcu’da aşk bir varış noktası değil; bazen koşarak, bazen dizleri yara bere içinde ama her defasında biraz daha büyüyerek geçilen bir parkur. Çılgınlıklar da, teslimiyet de, vazgeçişler de bu yolun doğal durakları.
Bu anlatı dünyasını oluştururken bazı eserler, yalnızca edebi olarak değil, ruhen de bana eşlik etti. Leo Tolstoy’un Anna Karenina’sı mesela… Tutkuyu özgürlük arzusuyla çarpıştırarak aşkın insana neler yaptırabileceğini bütün çıplaklığıyla gösterir bu kitap. Anna’nın tutkusu, göze aldığı yalnızlık, aşkı uğruna bildiği her şeyi yakması. O yüzden bu eser benim için bir “klasik” olmanın çok ötesinde; sevmenin insanı nasıl baştan çıkarıp aynı zamanda nasıl yaktığını gösteren çıplak bir ayna. Tolstoy’un insan ruhunu böylesine katmanlı anlatma biçimi, bana aşkın sadece bir duygu değil, bir varoluş meselesi olabileceğini hatırlatıyor.
Aynı şekilde Boris Pasternak’ın yarattığı Doctor Zhivago evreni. Bu hikâyede aşkı, iki insanın kavuşmasından çok, onların ayrı yollarına rağmen birbirlerini sevmeyi sürdürebilme hâlini de seviyorum. Jivago ve Lara, savaşın, sürgünün ve tarihsel fırtınaların içinde, aşkın güvenli bir liman olmadığını ama doğru yönü gösteren bir pusula olabileceğini gösteriyor. Sevmenin her zaman bir birliktelik anlamına gelmediğini, bazen hayatın çağrısına saygı duymak gerektiğini hatırlatıyor.
Bir başka kült film olan Eternal Sunshine of the Spotless Mind ise bambaşka bir soruyu masaya koyuyor benim için: “Bile bile aynı hikâyeyi yeniden seçer miyiz?” Aşkın kırılıp yeniden başlayabilme ihtimalini gösteriyor bu film. Sevmenin en güçlü anı, tüm acıya rağmen yeniden seçebilme cesaretinde saklıdır.
“Ve son olarak Cold War… Pawel Pawlikowski’nin 2018 tarihli filmi. Müziğiyle, duygusuyla, dönüp dönüp izlediğim bir hikâye.”

- Anadolu’nun kültürel zenginliği ve Kafkasya’nın derin kökleri, romanınızdaki insan hikâyelerine de yansıyor. Bu coğrafyaların sizde ve gündelik hayatınızda yarattığı etkiyi nasıl tanımlarsınız? Kafkasya’ya dair kişisel düşünceleriniz, duygularınız neler?
Belli bir yaşa kadar coğrafyanın insan karakterini şekillendirdiğinin farkında değildim. İnsanların daha çok aile, eğitim ya da kişisel seçimlerle biçimlendiğini düşünürdüm. Bu fikrimle ilk kez ciddi anlamda 2003–2005 yılları arasında Hakkâri’de yaşadığım dönemde yüzleştim. O coğrafyada gördüğüm şey, yalnızca yüksek dağlar, zaman zaman kapanan yollar ya da sert iklim değildi; bu iklimin insanların bakışına, ses tonuna, birbirleriyle kurdukları ilişkilere yansımasıydı. Coğrafya, insanın yalnızca yaşadığı yer değil, karakterinin dokusu olabiliyordu. Bu fark ediş, beni yıllar süren bir gezginliğe itti. 50’den fazla ülke, sayısız şehir gördüm; gittiğim her yerde insanların hikâyelerine odaklandım. Dinledim, gözlemledim. Ve şunu çok net hissettim: İnsan, yaşadığı yerin aynasıdır. Farkında olmadan.
Bu bakış açısı ile Kafkasya da yalnızca bir bölge değil; bir hafıza mekânı benim için. Sürgünlerin, göçlerin, savaşların, kayıpların ve direnmenin üst üste biriktiği bir coğrafya… İnsanların yüzlerinde, tavırlarında, duruşlarında bir kuşağın değil, kuşakların hikâyesi var. O yüzden bu coğrafyayla kurduğum bağ sadece tarihsel bir merak değil; daha derin, neredeyse sezgisel bir yakınlık.
Romanı yazarken bu hissiyatım özellikle Özgür karakterinin biçimlenmesinde çok etkili oldu. Çünkü Kafkas insanı, yalnızca bugünü değil, geçmişi de sırtında taşır. Sürgünü bilir ama boyun eğmez, kaybı yaşar ama kimliğini bırakmaz. Özgür’ün özgürlük anlayışı da tam buradan besleniyor. O, bireysel bir karakter olmanın ötesinde, bir halkın hafızasını temsil ediyor. Bu yüzden onun iç dünyası, Kafkasya’nın direncini, yasını, gururunu taşıyor.

- Yolcu’da kolye gibi nesneler yalnızca semboller değil, adeta birer hafıza taşıyıcısı. Nesnelerin bu anlam yükünü çok belirgin biçimde hissediyoruz. Bu konudaki dusunceleriniz nelerdir ? Siz kendi yaşamınızda da böyle anlam yüklediğiniz, vazgeçemediğiniz bir nesneye sahip misiniz?
Olmaz mı? Hatta belki de Mihri’yle aramdaki en güçlü bağ tam da bu. Ben de onun gibi bazı değersiz nesnelere, başkalarının asla anlam veremeyeceği kadar büyük anlamlar yüklerim. Kimi insan anılarını kelimelerle saklar, kimi fotoğraflarla… Benimki biraz daha dolaylı yollarla. Bir çakıl taşı, bir kuş tüyü, kopmuş bir düğme, bir bileklik ya da bardan yürütülmüş karton bir bardak altlığı… Kulağa önemsiz geliyor olabilir ama bu küçük şeyler zamanla hafızanın kapılarını koruyan bekçilere dönüşüyor.
Mihri için romanda kolye tam olarak böyle bir şeydi. Bir sembolden çok, ona bir zamanı, bir hissi, bir yüzü hatırlatan bir eşikti. Bazen duyguları sayfalarca anlatmaya gerek yoktur. Dokunulacak kadar küçük bir şeye sığar ama insanın içinden ömür boyu çıkmaz.
Benim için de öyle. Evin bir köşesinde, minicik bir hazine kutum var. İçinde ne pahalı bir şey ne de gösterişli bir hatıra bulunur. Muhtemelen biri açsa anlam veremez, çöp diye atar, sonra da kızılca kıyamet kopar. Çünkü o kutudaki birbirine benzemeyen, tuhaf ve değersiz gibi görünen nesneler aslında benim hayatımın kelime kullanmadan yazılmış romanıdır. Bir nevi otobiyografimdir.
- Romanınızda aşkın yanı sıra coğrafya, tarih ve siyaset de sıkça devreye giriyor. Örneğin Mantıku’t-Tayr göndermesi ve Abhazya üzerinden “kavuşamayanlar” teması işleniyor. Bu bağlamda aşk, bağlanma, kimlik ve devinim gibi kavramlar birbiriyle nasıl iç içe geçiyor? Sizce karakterleriniz bu kavramlarla nasıl bir ilişki kuruyor?
“Yolcu”da aşk tek başına bir duygu değil; insanın kökleriyle, yurduyla, seçtiği yolla imtihanı. Coğrafya, tarih ve siyaset romanda dekordan ziyade; karakterlerin duygu haritasını çizen asıl zemin. Abhazya bu açıdan belirleyici: sürgünlerin ve kopuşların gölgesinde, insanın hem sevdiğini hem de kendini korumaya çalıştığı bir yer. Orada aşk, “birlikte kalmak”tan çok, “kim olarak kalacağız?” sorusuyla yüz yüze geliyor. Özgür ile Mihri’nin bağı tam bu çizgide geriliyor: biri hareketin çağrısına kulak veriyor, diğeri aidiyetten yana konum alıyor. İkisi de haksız değil; dünya bazen ikisine birden izin vermiyor—kavuşamayanlar tam da burada doğuyor.
Bu yüzden romanda aşk, Mantıku’t-Tayr’ın vadileri gibi eşiklerden geçiyor: arzunun cesareti, bilgeliğin ağır sınavı, benlikten çekilme, bir olma denemesi… Her vadi, karakterlere “yeniden kim olacaksın?” diye soruyor. Simurg göndermesi, yalnızca bir metafor değil; anlatının ritmini kuran iç pusula. Mihri’nin Bakü Ateşgâh’ta yaptığı konuşmada bu yolun haritasını açıkça görüyoruz; ateşin önünde söylenen söz, roman boyunca duygunun değil, dönüşümün peşinde olacağımızı fısıldıyor.
Bir de vandallık meselesi var; romanda Sovyet dönemi baskıları, Gulag’a giden bir yazarın kaybolan taslakları, şehirlerin belleğini didikleyen aramalar hepsi aşkın içine karışıyor. Ve son olarak savaş var tabii ki, asıl mesele bu. Abhazya Savaşı sırasında yalnızca insan hayatları değil, bir halkın devlet arşivi, kütüphaneleri, el yazmaları ve anıtları da sistematik biçimde yok ediliyor. Yani yalnızca bir coğrafya değil, bir halkın sesi susturulmak isteniyor. Bu, benim için sıradan bir tarihsel veri değil; bir hafıza cinayeti.
Bir halkın şarkıları, sofraları, dili; kafe’nin içli makamı; bir otel salonunda paylaşılan abısta ve çaça kadehi… Bunlar romanda politik birer başlık gibi değil, duygunun taşıyıcısı olarak var.
Ve evet, bu roman bir yönüyle “kavuşamayanların” romanı. Ama yalnızca kişiler arasında değil; insanla toprağı, halkla geçmişi arasındaki o derin mesafeden söz ediyorum. Savaş, göç, yıkım… Bazen en büyük kavuşamama, insanın kendi geçmişine ulaşamamasıdır. Vandallık tam da bunu yapar: geçmişin sesini kısar, köprüleri keser.
Sonuçta “Yolcu”, bir aşk hikâyesinden çok, coğrafyanın insan üzerindeki derin etkisinin, tarihin kişisel hayatlara nasıl sızdığının romanı. Abhazya bu anlatının kalbinde duruyor; Simurg’un vadileri ise bu kalbi taşıyan damarlar. Her vadi bir hafıza katmanı, her eşik bir tarihsel iz.

- Son olarak eklemek istedikleriniz nelerdir?
Son olarak şunu söyleyebilirim… Yolcu’yu yazarken büyük laflar etme niyetim hiç olmadı. Sadece bazı duyguları, yaşanmışlıkları ve tarihsel izleri kendi sesimle anlatmak istedim.
Bu roman, bir coğrafyanın, bir tarihin ve insanların yaşadıklarının içinden süzülerek oluştu. O yüzden ne yalnızca bir aşk hikâyesi ne de sadece bir tarih anlatısı. İkisinin, hatta daha fazlasının kesiştiği bir yerden bakıyor hayata.
Okurun bu sayfalarda kendi yolculuğuna dokunan bir iz bulması benim için en değerli şey olur. Çünkü edebiyat tam da bunun için var: birinin yazdığını, bir başkasının kendi hikâyesiyle buluşturması için. Bir kitap okunduğunda her okur onu biraz kendine göre yeniden yazar aslında. Yolcu da böyle bir ihtimale açık bir hikâye. Belki uzak bir coğrafyada geçen bir olay, bir anda kişisel bir hatıraya dönüşebilir. O bağ kurulduğunda, hikâye artık sadece yazara ait olmaktan çıkar.
Son olarak, incelikli sorularınızla bu dünyayı biraz daha derinlemesine anlatmama vesile olduğunuz için size teşekkür ederim. Ve elbette bu romanı ilgiyle okuyan, merak eden, zaman ayıran herkese de içtenlikle teşekkürlerimi sunarım.
Kurgusu ve işlenişi itibarı ile çok da kolay olmayan, hata yapma rizikosu yüksek politik, etnografik ve coğrafi gerçeklikler, doğru bir tarihsellik anlayışıyla, başarılı bir şekilde romanın merkezinde yer almış. Büyük keyifle okuduğum romanda hem gözcü, hem de yolcu olarak yerimi almış olduğumu söylemeliyim. Alkışlıyorum.