- How did your relationship with writing and thinking begin?
I started writing very young and soon began a degree in Philosophy. Although my first published books were collections of short stories —a genre that has always fascinated me— I was at the same time writing novels that ended up staying in a drawer. Novels required greater formal maturity, or at least it took me longer to consider them publishable. Literature and thought are, for me, part of the same machinery: I cannot understand reality without fiction; fiction not only recreates reality but also constructs and questions it. That philosophical aspiration, together with technical rigor, marked my way of working from the beginning.
- How did you build your connection with literature? Which genres and authors do you feel particularly close to?
I have moved through different genres — flash fiction, short story, novel, essay— because each demands different tools and interests me for one reason or another. The short story is a piece of goldsmithing and the novel requires a vision of the whole. I feel close both to the fantastic —in its version close to reality— and to related genres of the imagination: horror literature, weird fiction, or science fiction. I like to think that echoes of Cervantes, Borges, or Kafka still beat beneath my work, but I try to seek new paths that can speak of strangeness to a contemporary reader, modernizing old themes through naturalness, plausibility, and a hyperrealistic treatment. In this sense, I am interested in authors ranging from Kurt Vonnegut to Samanta Schweblin, capable of bringing the unusual into our present.

- How is your relationship with cinema? Are there any directors who have influenced you, or films you find yourself returning to again and again?
Film and television series are part of our lives and our imagination. For me they have always been as influential as literature. It would be very difficult to make a short list of all the films that have marked me: Open Your Eyes (Alejandro Amenábar), The Matrix, The Truman Show, Invasion of the Body Snatchers, 2001: A Space Odyssey, Planet of the Apes, Her… Among series, Black Mirror, Westworld or The Leftovers. And, of course, all of Stanley Kubrick, and also Christopher Nolan, Ridley Scott, Yorgos Lanthimos, Bong Joon-ho, Park Chan-wook…

- I’d like to ask about your novel Hastalık Hastası Kiralık Katil (El asesino hipocondríaco). The fears of your protagonist, Bay Y., are not merely physical but turn into an existential anxiety. The novel often highlights the themes of “the body” and “control.” Do you think modern human beings, living in a constant state of anxiety, have truly become the police of their own bodies?
In this novel, hypochondria serves as an excuse to explore how a mind can manipulate the perception of its own body, how it can influence our state of health or even the little or great luck we believe we have in life. Today, the constant scrutiny of the body that the individual lives under (measurements, precautions, medications, protocols, exercise, the perfect diet) is fertile ground for existential anxiety: the body ceases to be a means and becomes a project or a threat that must be managed. My most recent novel published in Spain, La transmigración, aims precisely to speak about this—about bodies, our dependence on them, and the current fragmentation of identity.
- “Staying healthy” has become one of today’s most powerful ideologies. Do you think this reinforces the individual’s obedience within the system? On the other hand, considering what is happening in the world today—wars, conflicts, the climate crisis, and global uncertainty—do you think this state of constant fear, anxiety, and distress is inevitable? What are your thoughts on the individual’s psychological resilience in such a global atmosphere?
Contemporary rhetoric around health—often converted into a moral imperative—can function as a form of normalization: taking care of oneself is well regarded and also contributes to the individual’s acceptance of rules and restrictions in the name of prevention. But today everything falls within market interests and quickly becomes an object of consumption. If we add to that the global sense of fear (wars, climate crisis, pandemics), in many cases prefabricated by economic powers, anxiety becomes structural. And it is now very easy to amplify it with digital media and new technologies. Psychological resistance on the part of the individual is possible, but resilience must be built, and for that we need to rethink the role of education and culture. Sometimes, in my books, humor helps. But we need to recover critical capacity.
- Are there any writers or filmmakers from Turkey whose work you are familiar with? We would also like to hear your general thoughts about Turkey in this regard.
I have, of course, read Orhan Pamuk with great interest, even before the Nobel. When I wrote Muhteşem Hayalperest (published by Ketebe) I had to read a lot of Turkish literature, specifically related to a particular period of the Ottoman Empire and to the Topkapi Palace, where several chapters take place. Among contemporary Turkish writers, the one who interests me most is Hakan Günday. I would love to read others like Kadir Daniş, but they have not yet been translated into Spanish.
- Finally, is there anything you would like to add?
Thank you very much for your interest and for this opportunity to share my work.

- Yazı ve düşünmeyle ilişkiniz nasıl başladı?
Çok küçük yaşta yazmaya başladım ve kısa süre sonra Felsefe bölümüne girdim. İlk yayımlanan kitaplarım, her zaman beni büyülemiş bir tür olan öykü kitaplarıydı; ancak aynı zamanda çekmecede kalmış romanlar da yazıyordum. Romanlar daha fazla biçimsel olgunluk gerektiriyordu — ya da en azından, yayımlanmaya değer olduklarını düşünmem benden daha uzun sürdü.
Edebiyat ve düşünce, benim için aynı mekanizmanın parçalarıdır: gerçekliği kurgu olmadan anlayamam; çünkü kurgu yalnızca gerçekliği yeniden yaratmaz, aynı zamanda onu inşa eder ve sorgular. Bu felsefi yönelim, teknik titizlikle birleşerek en başından beri çalışma biçimimi belirledi.
- Edebiyatla bağınızı nasıl kurdunuz? Özellikle yakın hissettiğiniz türler veya yazarlar var mı?
Farklı türler arasında ilerledim — kısa kurgu, öykü, roman, deneme — çünkü her biri farklı araçlar gerektiriyor ve beni başka bir nedenle cezbediyor. Öykü bir kuyumculuk işi gibidir, roman ise bütünü görmeyi gerektirir.
Kendimi hem gerçekliğe yakın fantastik türlere hem de hayal gücüyle akraba türlere — korku edebiyatı, tuhaf kurgu, bilimkurgu gibi — yakın hissediyorum.
Eserlerimin altında hâlâ Cervantes, Borges veya Kafka’nın yankılarının attığını düşünmeyi seviyorum; ama aynı zamanda, bu eski temaları doğallık, inandırıcılık ve hipergerçekçi bir anlatım aracılığıyla çağdaş okura “yabancılık” duygusunu taşıyacak yeni yollar aramaya çalışıyorum.
Bu anlamda, Kurt Vonnegut’tan Samanta Schweblin’e uzanan, olağan dışı olanı günümüze taşıyabilen yazarlardan etkileniyorum.
- Sinemayla ilişkiniz nasıl? Sizi etkileyen yönetmenler veya tekrar tekrar izlediğiniz filmler var mı?
Sinema ve televizyon dizileri, hayatımızın ve hayal gücümüzün bir parçası. Benim için her zaman edebiyat kadar etkileyici oldular.
Üzerimde iz bırakmış tüm filmleri saymak zor olurdu ama bazıları şunlar:
Open Your Eyes (Alejandro Amenábar), The Matrix, The Truman Show, Invasion of the Body Snatchers, 2001: A Space Odyssey, Planet of the Apes, Her…
Diziler arasında Black Mirror, Westworld ve The Leftovers;
ve tabii ki Stanley Kubrick’in tüm eserleri, ayrıca Christopher Nolan, Ridley Scott, Yorgos Lanthimos, Bong Joon-ho ve Park Chan-wook.

- Hastalık Hastası Kiralık Katil” romanınızdan (El asesino hipocondríaco) bahsetmek istiyorum. Başkahramanınız Bay Y.’nin korkuları sadece bedensel değil, varoluşsal bir kaygıya dönüşüyor. Roman sıklıkla “beden” ve “kontrol” temalarını öne çıkarıyor. Sizce modern insan, sürekli bir kaygı hâli içinde yaşayarak kendi bedeninin polisi hâline mi geldi?
Bu romanda hipokondri, zihnin kendi beden algısını nasıl manipüle edebileceğini, sağlığımızı ya da hayatta sahip olduğumuzu düşündüğümüz şans düzeyini nasıl etkileyebileceğini keşfetmek için bir araç işlevi görüyor.
Günümüzde bireyin bedenini sürekli denetim altında tutması (ölçümler, önlemler, ilaçlar, protokoller, egzersiz, “mükemmel” diyet) varoluşsal kaygı için verimli bir zemin oluşturuyor: beden bir araç olmaktan çıkıyor ve yönetilmesi gereken bir proje ya da tehdit hâline geliyor.
İspanya’da yayımlanan son romanım La transmigración, tam olarak bu konuyu — bedenleri, onlara olan bağımlılığımızı ve kimliğin günümüzdeki parçalanmasını — anlatmayı amaçlıyor.
- Sağlıklı kalmak” günümüzün en güçlü ideolojilerinden biri hâline geldi. Sizce bu durum bireyin sistem içindeki itaatini güçlendiriyor mu? Öte yandan, savaşlar, iklim krizi, küresel belirsizlik gibi güncel sorunlar düşünüldüğünde, bu sürekli korku ve kaygı hâli kaçınılmaz mı? Böylesi bir küresel atmosferde bireyin psikolojik dayanıklılığı hakkında ne düşünüyorsunuz?
Sağlık etrafındaki çağdaş söylem — sıklıkla ahlaki bir zorunluluğa dönüşmüş biçimiyle — bir tür “norm” işlevi görebiliyor: kendine iyi bakmak toplumca onaylanıyor ve aynı zamanda bireyin “önlem” adına getirilen kuralları kabullenmesine katkı sağlıyor.
Ancak bugün her şey piyasa çıkarlarının kapsamına giriyor ve hızla birer tüketim nesnesine dönüşüyor.
Buna ekonomik güçler tarafından üretilmiş küresel korku atmosferini (savaşlar, iklim krizi, salgınlar) eklediğimizde, kaygı yapısal bir hâl alıyor.
Dijital medya ve yeni teknolojilerle bu kaygıyı büyütmek artık çok kolay.
Bireysel psikolojik direniş elbette mümkün, ancak dayanıklılık (resilience) inşa edilmelidir; bunun için de eğitim ve kültürün rolünü yeniden düşünmemiz gerekiyor.
Zaman zaman kitaplarımda mizah buna yardımcı oluyor, ama en çok ihtiyacımız olan şey eleştirel düşünme kapasitesini yeniden kazanmak.
- Tanıdığınız Türk yazar veya yönetmenler var mı? Bu bağlamda Türkiye hakkında genel düşüncelerinizi de öğrenmek isteriz.
Elbette, Orhan Pamuk’u büyük bir ilgiyle okudum, Nobel’den önce bile.
Muhteşem Hayalperest (Ketebe Yayınları) kitabını yazarken, Osmanlı İmparatorluğu’nun belirli bir dönemine ve Topkapı Sarayı’na ilişkin çok sayıda Türkçe kaynak okumam gerekti.
Çağdaş Türk yazarlar arasında beni en çok etkileyen Hakan Günday.
Kadir Daniş gibi başka yazarları da okumayı çok isterdim, ancak henüz İspanyolcaya çevrilmediler.
- Son olarak, eklemek istediğiniz bir şey var mı?
Çalışmalarıma gösterdiğiniz ilgi ve onları paylaşmam için bana bu fırsatı verdiğiniz için çok teşekkür ederim.