Bir ülkede bir gün bir haber yayılır: Dağların ardındaki bir pınardan çıkan suya tuhaf bir şey karışmıştır. Kim bu sudan içerse, delirecektir. Kral haberi duyar duymaz emir verir: “Derhal kapatın o kuyuyu!” Nöbetçiler gönderilir ama ne fayda… Halk çoktan içmiştir o sudan. Günler geçer, haftalar… Zamanla fark edilir ki, içmeyen sadece kral kalmıştır. O gün halk saraya yürür ve haykırır: “Bizim gibi düşünmeyen bu kral delirmiş!” Kral, şaşkınlıkla etrafına bakar, sonra başını eğer ve şöyle der: “Getirin, ben de içeyim…”
Bu hikâye sık anlatılır ama nadiren anlaşılır. Biz bu işe öyle hemen delilik demeyelim; çünkü bu coğrafyada atın iyisine “doru”, yiğit olana “deli” denir. Deli gönül işidir biraz. Biz buna daha doğru bir ad verelim: emraz-ı akliye. Yani aklın hastalığı, arızası, marazı…
Peki, akıl nedir? Akıl, Arapça’da ʿa-qa-la kökünden gelir; “bağlamak” demektir. Eskiler çölde develeri salmazdı, çünkü rüzgârın yönü şaşarsa deve de şaşar. Akıl, insanın heveslerini bağlayan iptir. Cehl ise, yani cehalet, başıboş dolaşan, yönsüz, salıverilmiş develer için kullanılır. Cahil, sadece bilmeyen değil, bağsız kalandır. Akıl, insanı bağlar; doğruya, ölçüye yani kadere ve istikamete. Ve emraz-ı akliye, bazen bu bağı çözen bir bireysel çöküştür; bazen ise zamanın kendisinin ürettiği bir hal.
Tarih, bize emraz-ı akliyeye uğramış krallar anlatır. Osmanlı’da halıların arasında balık arayanlar, korkunun yüklediği sıkıntılarla yaşayanlar… Örnek çok… İspanya’da IV. Charles karar veremez hale gelir, tahtı oğluna bırakır. VI. Henry İngiltere tahtında susar, konuşmaz, varlığı ile yokluğu birbirine karışır. II. Ludwig Bavyera’da hayali dostlarına şatolar yaptırır. Bu insanlar, bir emraz-ı akla uğramış olabilirler: belki bilişsel bir hastalık, belki genetik bir kusur… Ancak çağları, henüz insan doğasının fıtri koruyucu duvarlarını taşıyordu. O yüzden çevreleri, onların durumunu fark edebilecek kadar aklı başında bir çağdı.
Ama zaman ilerledikçe aklın marazı bireysel olmaktan çıktı. Yakın dönemde manyaklığa, psikopatiye dönüştü. Hitler, Mussolini ve benzerleri… Çavuşesko, açlıktan kırılan halkına saraylar yaptırdı. Enver Hoca, bütün dünyayı düşman ilan etti, ülkesine binlerce sığınak kazdırdı. Bu akıl marazı sadece onların değil, belki de bir zamanın yansımasıydı. Belki de halkları o sudan içmişti zaten — ya mecbur bırakılmışlardı, ya da mahkûm edilmişlerdi.
Ve şimdi… O kuyunun suyu dijital musluklarla tüm dünyaya yayılmış gibi. Bu şeytani hastalık artık görünmez değil. Katliamlar, şeytani ayinler gibi cinayetler, soykırım sıradanlaşıyor. Birileri dünyanın gözüne baka baka yaptığı soykırımı meşrulaştırmaya çalışıyor. Ülkelerin, halklarının evlerine girip değerli olan ne varsa çalıyor ve onları yurtlarından atıyorlar. Ve bunu yaparken ne utanıyorlar, ne saklanıyorlar. Bunu normalmiş gibi değil, gerçekten normal olduğuna inanarak söylüyorlar.
Çünkü görünmeyen iplerini tutanlar, kuklalarını konuşturuyor vantrologlar gibi. Eskiden diplomatik olan dil, şimdi açık ve tehditkâr; sahiplerinin sesini taşıyor. Ve veri tapınmasının içinde insan, ikili sayma düzeninde pikseller arasına sıkışmış bir rakama indirgeniyor. O su şimdi sadece içilmiyor, dayatılıyor, iklimle hastalıkla salt biyolojik yaşamı sürdürülmesine yönelik bir isteğin aşağılamasıyla… İnsanlara, toplumlara, milletlere…
Herkes bir kurtarıcı bekliyor. Birinin bir şey yapmasını. Herkes, ama Gazze halkı hariç. Onlar, o Muhsinler; bu çağın akıl marazını dışarıdan görüyor. Dünyayı seven aklı…Dünyaya düşen aklı, dünyada düşen aklı…Ve belki şeytanlar fırsat verse, onlar uyandıracak geri kalan herkesi. Ama onların uğraşı şeytanla; onların çevresi ateşle, dumanla çevrili. Yine de Allah’a verdikleri sözle, kıyamda duruyorlar. Geri adım atmıyorlar.