Olmuş, Olacak ve Oluyor Arasında

 

İbnü’l-Arabî’ye atfedilen bir sözle başladı her şey:
“Olmuş olan, olacaklar arasında en hayırlı olandır.” (Kaza)

Bu cümle zihnime düştüğünde, ona karşı çıkmadım.
Aksine, içinde dinlendim.
Karşı koyacak gücüm de yoktu zaten.

Çünkü ilk anda insana bir düzen hissi veriyordu.
Dağınık olanı toparlayan, açıklanamayanı kapatan bir kesinlik.
Sarsılmaz bir düzen.
Acıyı susturmayan ama ona kılıf veren bir düzen.

Sanki bana şunu söylüyordu:
Olan, başka türlü olamazdı.
Ve olması gerektiği gibi oldu.
Eksik veya fazla değil, tam yerinde.

Bu düşünceye tutunduğumda içimde bir şey yumuşadı.
Geçmişle mücadele eden ses sustu.
Pişmanlık geri çekildi.

Bu, acıyı susturmak değil; ona bir anlam vermekti.
Bu cümle, yaşananı değiştirmiyordu;
ama ona bakışımı değiştiriyordu.

Acıyı yok etmiyor ama onu anlamsız olmaktan çıkararak güç kazanıyordu.
Çünkü insan, olanı değiştiremez;
ama olanın anlamını değiştirebilir.

Ve bu cümle bana tam olarak bunu veriyordu:
geçmişle barışma imkânı.

Belki sen de bir noktada bunu hissettin:
Her şey olması gerektiği gibiydi…
ama yine de içinde bir şey kıpırdamıyordu.

Zamanla fark ettim ki bu cümle,
geçmişi anlamlandırırken geleceği kapatmaya başlıyordu.

Çünkü eğer olan zaten en hayırlısıysa,
o zaman değişim neden gerekliydi?
Değişim neye hizmet ediyordu?
Neden çabalamalıydım?

Ve en tehlikelisi:
Eğer zaten en iyisi olduysa,
çaba neden anlamlıydı?

İnsanı sakinleştiren bu düşünce,
bir noktadan sonra iç hareketi yavaşlatıyor,
“zaten olmuş olan en iyiydi” fikriyle
geleceğe dair iradeyi zayıflatıyordu.

İki kapı açıyordu:
biri şükre, diğeri atalete.

Teslimiyet ile vazgeçiş
aynı cümle içinde yan yana duruyordu.
Hangisinde durduğum net değildi.

Kaza ile kendimi geçmişe mi sabitliyordum?

Bunu fark ettiğimde geri çekilmedim.
Aksine, o düşünceye daha sıkı tutundum.

Çünkü onu bırakırsam, sadece fikrimi değil,
sığındığım zemini de kaybedecektim.

Ama zihnimde bir kırılma oluşmuştu.
Cümle çatlamıştı artık.

Bitmek bilmeyen sorular, cümle üzerine tefekkürümü artırıyordu.

Belki sen de bunu yaşamışsındır:
Geçmişle barıştığını sandığın bir anda,
aslında onun içinde donup kaldığını fark ettiğin o anı…

Ve o kırılmanın ardından Emel doğdu:
İlki, dudaklarıma nasip olan bu cümleyken,
ikincisi bambaşka bir yerden geldi:

“Olacak olan, olmuştan daha hayırlıdır.” (Emel)

Bu geçiş ilk bakışta çok güçlüydü.
Bu bir itirazdı.
Ama inkâr değildi.

Geçmişi silmiyordu.
Ama onu son nokta olmaktan çıkarıyordu.

İnsan sadece olan ile yaşamaz,
olabilecek olanla da yaşar.

İçimde uzun süredir bastırılmış bir hareket, kendine yer açmaya başladı.
Donukluk kırıldı.

Çünkü zihnin içinde ihtiyaçlar aynı anda çalışıyordu:
Harekete geçme ihtiyacı,
değişim arzusu,
geçmişin ağırlığından kurtulma isteği.

Bir yön hissi.

Ve bu cümle, bunların hepsine bir yön veriyordu.

“Henüz bitmedi” diyordu.
“Daha iyisi mümkün.”

Ve bu, insana güç veren bir şeydi.
Bir umut değildi;
sıkışmış bir zihnin nefes alışıydı.

Ama Emel’in de kendi zayıflığı vardı:
Geleceği sürekli daha hayırlı varsaymak,
şimdiyi fark edilmeden değersizleştiriyordu.

Hayat yaşanmıyor, erteleniyordu.

Ve umut, bu kez bir güç değil;
inceltilmiş bir kaçış biçimine dönüşüyordu.

Belki de tam burada umut, fark edilmeden bir beklemeye dönüşür.

Hareket ettiğimi sandım.
Meğer bekliyormuşum.

Çünkü Emel’in oluşturduğu hareket,
bir noktadan sonra beni beklemeye bırakmıştı.

İçimdeki hareket azalmış,
gelecek ihtimali kapalı bir alan gibi görünmeye başlamıştı.

Emel, sadece Kaza’nın oluşturduğu sıkışmadan kaçış mıydı?
Bir tür psikolojik açılma.

Yani Emel’in gücü, her zaman mutlak bir doğruluk değil,
çoğu zaman Kaza’nın yarattığı ataletten kurtulma ihtiyacıydı.

“Peki… gerçekten daha mı hayırlı olacaktı?
Yoksa ben sadece öyle olmasını mı umuyordum?”

“Bu bir hakikat mi, yoksa bir ihtiyaç mı?”

Tam ortada kaldım.
Ne geçmişte durabiliyordum,
ne gelecekte.

İşte tam bu iki uç arasında sıkıştığımda
Şuhûd doğdu:

“Oluyor olan, olmuşun da olacak olanın da hayrını kendinde açandır.” (Şuhûd)

Bu cümle ne Kaza gibi geçmişi sabitledi,
ne Emel gibi geleceği öne aldı.

İlk kez fark ettim:
Belki de sorun zamanın kendisi değildi.
Sorun, benim zamanı okuma biçimimdi.

Beni asıl etkileyen şey,
olaylar değil,
onlara verdiğim anlamın yönüydü.

Ve burada Şuhûd bir çözüm gibi görünmeye başladı.

Çünkü Şuhûd şunu yapıyordu:
Geçmişi bitmiş bir hüküm olmaktan çıkarıyor,
geleceği ertelenmiş bir umut olmaktan kurtarıyor,
şimdiyi ise tek gerçeklik alanına dönüştürüyordu.

İlk kez zaman dağıldı,
vaktin zincirleri kırılıyor gibi oldu.

Geçmiş çözüldü,
gelecek sustu,
Geriye sadece an kaldı.

Fakat artık her şey kendi şüphesi ile birlikte geliyordu.

Burada da başka bir soru doğuyordu:
Her şeyi “şimdi”ye indirmek,
zamanın diğer boyutlarını yok saymanın daha incelmiş bir yolu olabilir miydi?

Belki de “şimdi” dediğim şey bile,
zihnin kurduğu daha rafine bir merkezdi.

Belki de Şuhûd dediğim şey bile,
sadece zihnin daha dengeli çalıştığı bir anın adıydı.

Yoksa bu da zihnin karmaşıklığı sadeleştirme çabası mıydı?

Bu noktada zihnim geri dönüp baktığında şunu gördü:

Kaza,
Emel,
Şuhûd…

Aslında üç farklı cümle, üç farklı hakikat değil,
aynı zihnin üç farklı hâliydi.

Nihayet daha derin bir şey açıldı:
Bu üçü aslında ayrı yapılar değildi;
sadece tek bir bilincin farklı çalışma biçimleriydi.

Biri geçmişe tutunuyor.
Biri geleceğe kaçıyor.
Biri hepsini eritmeye çalışıyordu.

Ama hepsinde değişmeyen bir “şey” vardı:
Ne düşünceydi,
ne yönelimdi,
ne de yorum.

Düşünmeyen,
yorumlamayan,
taraf tutmayan.
Sadece gören.

Kaza, Emel ve Şuhûd birbirine karşı değil,
birbirinin alternatifi de değil.

Hepsi tek bir bilincin içinde
farklı hızlarda çalışan hareketlerdi.

Ve bu farkındalıkla son soru doğdu:
Eğer hepsini görebilen bir şey varsa, o nedir?

Cevap düşünce değildi;
çünkü düşünce zaten Kaza, Emel ve Şuhûd idi.

Daha derinde bir şey vardı:
Hepsini aynı anda fark eden
ama hiçbirine ait olmayan bir alan.

Ve orada şunu gördüm:
Zihin sürekli değişiyor,
zaman sürekli kırılıyor,
anlam sürekli yeniden kuruluyor…

Ama bir şey sabit kalıyordu:
fark ediş.

Değişmeyen, yalnızca onları fark eden şeydi.

Belki sen de şu an bunu okuyorken,
hangi hâlin içinde durduğunu fark ediyorsundur.

Ve belki de ilk kez, bunu daha net görüyorum:
İnsan, zamanın içinde yaşamıyor;
zamanı üreten zihnin içinde yaşıyor.

Ve inanmazdım ama belki de bu da zihnin başka bir okuma biçimi…
Ya da belki ben yine bir şeyin içine yerleşmeye çalışıyorum.

 

 

Yorum Bırak

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir