İnsan bazen kendine bir tatil ısmarlamalı. Hesapsız, kitapsız, dönünce ne olacağını düşünmeden. Bavulu değil de içini toparlayıp yola çıkmalı. İş güç, koşturmaca, haksızlıklar, gürültü… Hepsi kalsın ardında. Ben de öyle yaptım. Tarih 5 Ocak 2022. Fethiye.
“Bu tarihte tatil mi olur?” diyenleri duyar gibiyim. Olsun. Bazen deniz soğuk olsa da insanın içi ısınır. Hem ikinci solo tatilim. İnsan kendiyle baş başa kalmayı öğrenmeli. Sessizliğin içinde kaybolmayı değil, kendini bulmayı bilmeli.
Kaldığım yer Çalış’ta, kordona beş dakika mesafede minicik bir ev. Tinyhouse diyorlar adına. Ama benim için koca bir dünya. Kapının önünde turunç ağaçları, hafif bir yağmur ve mis gibi toprak kokusu… Hava ne sıcak ne soğuk, tam kıvamında. İşte en sevdiğim: o sakinlik.
Geldiği gibi geçti günler. Dönüş vakti yaklaştı. Ama bir durak daha var önümde: Kayaköy. Hayalet şehir diyorlar. Sessiz, unutulmuş, zamanın içinde kalmış. Girişte bir koyun sürüsü yolumu kesiyor. Acelem yok. Biraz bekleyip izliyorum. Fotoğraflarını çekiyorum. Onlar gittikten sonra yavaş adımlarla giriyorum Kayaköy’e.
Taş duvarlar, yıkık pencereler, geçmişin fısıltıları. Hafif bir sis var havada, nemli, gri. Sanki zaman burada durmuş da sadece rüzgâr devam etmiş esmeye. İnsan böyle yerlerde sessizliği daha derinden duyuyor.
Ve o an, o kadını görüyorum.
Tüm bu renksizliğin içinde, elinde parlak kırmızı bir şemsiye. Bir kayanın üzerine oturmuş, uzaklara bakıyor. Ne düşünüyor, bilmiyorum. Belki geçmişi, belki geleceği. Ama bildiğim bir şey var: O kırmızı şemsiye, bütün bu griliğe meydan okuyor.
İşte o an, içimden bir cümle geçiyor: “Renksizliğin Rengi.”
Bazı insanlar, bazı anlar işte böyle… Sessiz bir dünyanın içinde en yüksek sesi onlar çıkarır.
