Eski bir videoda yada fotoğrafta ne zaman bir kedi yada köpek görsem, şu duyguya kapılırım: Sanki o hayvanı az önce sokağın başında görmüşüm gibi. Oysa gördüğüm hayvan muhtemelen çoktan ölmüştür ve geriye bu imajı haricinde belki de hiçbir şey kalmamıştır. Bu konuya sonra döneceğim.
Post-truth bir zaman yaşıyoruz. Çoğalan imajlar ve gerçekliğe dair düşünceler bir devinimin sonucu olarak insan düşüncesini ilginç ve tehlikeli bir yere getirdi. Teknolojinin kendisi ve ilerlemeci bakış açısı süratle nesneleştirdiği/araçsallaştırdığı materyalleri terk etme yoluna gidiyor. İnsan aydınlanmacı düşünceyle birlikte aklı ve insan haklarını ön plana çıkarırken hümanist söylem ve bilimsel yaklaşım temelinde kendi toplumunu inşa eden emperyalist güçleri gösterdi tarih. Bu güçler (bugünkü gelişmelerden de anlaşılacağı ve hakikate kör olmayanların kolayca görebileceği üzere) inşa ettikleri kendi toplumları içinde etik ve evrensel değerlerle uyumlu bir yasanın etrafında birleşirken, kendi topluluklarını dünyanın geri kalan yerlerinden ayırarak, bu kuralların ve ilkelerin sadece kendilerine has olduklarını iddia etti, ve diğer tüm insani unsurları/medeniyetleri/kültürleri ülke ve toplumları birer araç ve köle olarak gördüler. Hümanizm söylemin temel eleştirisini özetlediğimiz (daha insan görülen batılı beyaz ) bu birkaç cümle ile ilgili çoğu zihin hemfikir olacaktır. Fakat bu eleştiri ardına sığınarak post hümanist bir söylem üzerinden insanın gerçekliği ve tanımı ile ilgili farklı yaklaşımların da aynı egemen ve şeytani akılca üretildiğini görüyoruz.
Bu söylemle ilgili birkaç detaya değinmeden önce Kuzey ve Levant Hristiyanlığı arasındaki birkaç farka değinmek gerekiyor. Levant Hristiyanlığı Hz İsa’nın getirdiği vahdeti dini, Romalılar (Mısır’dan alıntılanan ) Yunan mitolojisiyle Mısır mitolojisini harmanladığı ve ilk medeniyetlerin (Sümer, Asur ) mitolojilerine uzanan pagan düşünceleri ile değiştirdiler. Kuzeyde ise bu paganizmin kökeni İskandinav mitolojilerine dayanıyordu, onlar da kabul ettikleri bu inanışa kendi pagan dünyalarını bulaştırdılar. Bu temel ayrımda Levant Hristiyanlığı kadınları (ilk günah meselesi üzerinden) ,köleleri ve diğer toplumları (İsrailiyat etkisiyle ) daha az insan görürken doğa ile ilişkisinde de oldukça vurdumduymaz ve tek taraflıdır. İskandinav Hristiyanlığı ise bir çeşit panteizmi andıran yönleriyle doğayı insanın üstüne koyan ve insanı bir araca indirgeyen bir yaklaşım ortaya koymaktadır.
Başa dönersek benim o imajda gördüğüm kedi/köpek tıpkı aradan geçen bunca zaman sonra kendi sokağımda gördüğüm kedi/köpekle bir süreklilik arz ediyordu. Yani diyelim ki o eski İstanbul filminde sahilde başıboş yürüyen köpekle benim sokağımda çöpleri karıştıran köpek varoluşsal olarak bir birliktelik ortaya koyuyordu. Filmdeki köpek ölse de köpek fikri ve gerçekliği herhangi bir köpekle devam ediyordu. Biraz uzun da olsa anlatmaya çalıştığım konu şudur: Hayvanlardaki bu süreklilik ve kedinin/köpeğin varlığını devam ettirmesi insan için düşünülebilir mi?

İbrahimi/vahdeti düşünce ve vahiy insanı bir ferd olarak görür. Alemin içindeki adem ve ademin zihninde varolan alem .Bu sebeple her bir insan hayatı özeldir ve önemlidir. Oysa günümüz söyleminde bir çok yerde ve teoride insanların sayısının fazlalığından, insan ırkının devam edebilmesi için (yani seçilmişlerin ayrıcalıkların diyelim )bir çok insanın ölmesi gerektiğinden dem vuran nutuklar duyabiliyoruz. İnsanın alemin merkezindeki yerini, insan temelli düşünceyi tartışmaya açan bu fikir , diğer taraftan biraz önce verdiğim örnekteki gibi hayvanları, bitkileri hatta daha da ileri giderek -bir çeşit animizmle- bazı cansız varlıkları ferdileştirip, onlara birer kişilik atfediyor, tabiri caizse onları insanlaştırarak insanı değersizleştiriyor. Pandemi de gördüğümüz, savaş ve katliam haberlerinde gördüğümüz gibi onları sayılara indirgeyerek ferdiyetlerini söylemde yok sayıyor.
Birçok arkadaşımın ısrarla izlememi tavsiye ettiği Midsommar filmi ile ilgili bir giriş aynı zamanda bir değerlendirme oldu bu söylediklerim. Filmin ayrılık temasıyla ilgili olduğu, insan ilişkileri ve insan ferdiyetiyle alakalı bir eleştiri içerdiği gibi yorumlar da yapılabilir elbette. Fakat filmi izlerken ben de filmin uyandırdığı duygu (özellikle kuzey ülkeleri ile ilgili bir çok güzelleme işiten biri olarak ) filmin müesses nizam ve bu nizamın uzunca bir zamandır dillendirdiği “new age” ve insan sonrası ile ilgili söylemi anımsattığı oldu. Aydınlanmacı akıl, her şeyi gören/ imajlar üzerine kurduğu dünyada insanı ve gerçekliği tartışır hale gelen yeni idea, doğayı bir yandan inanılmaz bir şekilde tahrip ediyor. İnsan ve tabiat ile ilgili -ekinlerle ve nesillerle ilgili -biyolojik ve manevi bir çok yıkıma sebep verenler, nehirleri ülkeleri ve kültürleri acımasızca yok ederken diğer yandan amaçlı bir propagandayla insanı doğanın kainatın karşısına koyuyor.
Bu düşünce onu tek bir ferd olmaktan sıyırarak (yani onurundan ve şahsiyetinden sıyırarak sayılara indirger, cinsiyette dahil olmak üzere tüm özgün yönlerine saldırır. Filmdeki pagan kabilenin kendi dışındaki dünyaya olan uzaklığı, bu tarz bir film için alışılmadık ışıklı/cıvıltılı/danslı ritüeller içindeki karanlığı ve şiddeti (bir çeşit kabile faşizmini) ortaya çıkarır. Bu yaklaşım ve insana ademoğluna karşı animizmi koyar, iyiliği ve kötülüğü bir çeşit düalizm oyununda ters yüz eder.
Bu uzaklık ele bağlanan iplerde yastık altına konan şeylerde ve günlük hayatın bir çok yerinde ortaya çıkan benzerliklerle gizlenirken ve bir çeşit sempatiye bürünürken (bir çok yorum ve okumada bunları gördüm) taşıdığı karanlık ve insan karşıtlığı gizlenir. Haçlılar bu iki paganlığı bünyesinde birleştirirken (Anglosaksonluktan ve evanjelizmden gelen Kuzey paganlığı ve Samirilikten gelen güney paganlığı ) onların uzun uğraşlar sonucunda Filistin topraklarına yerleştirdikleri zihniyet de bir yandan yapay zeka ile üretilen fotoğraflarla genetiği değiştirilmiş mitolojik inekleri insan elbisesinden sıyrılmış zalimlerle birlikte servis eder. Bu zamanın mitolojiye ve puta açılan penceresidir. Bu zihniyet hangi tarihte ve sıfatta olursa olsun, hangi elbise altına gizlenirse gizlensin karşısında olduğu şey insanlığın kendisidir, temel düşman olarak Ben-i Adem’i görmüştür. Yani ferdi olarak var olan, iradesi olan, hür olan insanı. Vahdet fikrinin tanımladığı insanı.
Köpeklere, kedilere tazimi şart koşan; algoritmaları yapay zekâyı kutsayan, zamanenin içinden çıkardığı bu akıl kendini inkar eden bir yapıda puta ve mite sarılmaktadır. İnsanı biyoiktidar alanına alarak köleleştirirken, tarihi bir yandan kendi yazmakta ,ahlaksızlığını ve bozgunculuğunu ıslah edici olduğunu iddia ederek gizlemektedir.
Filmle ilgili elbette çok şey söylenebilir fakat ben filmin bana düşündürdüklerini yazmak istedim. Eğer izlemediyseniz izlemenizi ve bir de bu açılardan düşünmenizi öneririm.