Kafka ve Modern’in Yalnızlığı

Bastığın yerin iki ayağının kapladığından daha büyük olamayacağını anlamaktır mutluluk…” (Kafka, Aforizmalar, syf23)

20. yüzyılın en önemli yazarlarından Kafka (1883-1924), aynı zamanda Camus gibi modernizmin de temsilcilerinden olmuştur. Eserlerinde kendi buhranlarından yola çıkmış ve o dönemin toplumsal sancılarının temsili olmuştur. Kafka, 41 yaşında verem nedeniyle hayatını kaybetmiş, bazı eserleri de o öldükten sonra yayınlanmıştır. O, dünya edebiyat tarihinde derin ve hüzünlü bir iz bırakmıştır.

Kafka’nın yazdığı eserleri inceleyecek olursak; babası hakkında yazdığı “Babaya Mektup” bir çocuğun ebeveynine olan sitemi ya da isyanı olarak görülebilir. Kafka bu kitabı babasının ölümünden sonra yayınlamıştır, yani babası onun hakkındaki düşüncelerini okuyamamıştır.  Kafka, babasının kendisini yetersiz hissettirdiğinden, onu sevmediğinden dem vurmaktadır. Tek erkek çocuk olarak babasının ticari işlerini devralmaması, aralarındaki iletişimin sertliği ve anlayışsızlığı, babasının yanında kendini güçsüz hissedişi ve kendini ifade edemeyişi tüm hayatını etkileyen kocaman bir sorun olmuştur. Onun tabiriyle hayatındaki tüm başarısızlıkların sorumlusu babasıdır. Hiç evlenememesi, zayıf ve çelimsiz kalması ve babasının güçlü yapısı, onu bu hayatta güçsüz bırakmıştır.

Başka bir açıdan, Yahudi bir ailede büyüyen ve erkek çocuk olarak babasının görev ve sorumluluklarına destek olması beklenen Kafka, kendisini yetersiz gördüğü için ailesinin ondan beklediği görevleri yerine getiremeyeceğine inanmıştır. “Babaya Mektup”ta yer alan bir bölüm tam da bu hislerini anlatmaktadır.

İkimizi karşılaştır: Ben belli bir Kafka temeline sahip, ancak Kafka’lara özgü yaşam, ticaret ve sahip olma arzusunun değil; daha çok Löwy’lere (annesinin ailesi) özgü gizli, çekingen ve farklı yönde etki eden ve sıklıkla kesilen bir dürtünün harekete geçirdiği bir Löwy’yim. Buna karşılık sen gücünle, sağlığınla, iştahınla, sesinin enerjisiyle, ifade yeteneğinle, kendinle barışıklığınla, dünyayı avucuna almışlığınla, sebatınla, hazır cevaplığınla, insan sarraflığınla, belli ölçüdeki cömertliğinle ve tabii bu meziyetlerin parçası olan, mizacının ve bazen de öfkenin seni kışkırtıp, sürüklediği bütün hataların ve zaaflarınla gerçek bir Kafka’sın. (Kafka, Babaya Mektup, syf4)

Kafka hiç evlenememiş, ama iki kez nişanlanmıştır. Onun dışında kısa süreli ilişkiler yaşamış ve bu ilişkilerinden biri günümüze kadar ulaşmıştır. Tabii ki bahsi geçen ilişki Milena ile olandır. Kafka, Viyana’da yaşayan ve onun kitaplarını Çekçe’ye çeviren güzel ve evli Milena’ya hayran olmuş ve kısa bir süre sonra birlikte mektuplaşmaları başlamıştır. Kafka’nın vefatı sonrasında, Milena bu özel mektupları yayınlatmıştır. Kafka bu mektuplarda, içsel buhranlarından, kötüye giden sağlığından, başarısız ilişkilerinden, yazı çalışmalarından ve Milena’ya olan hayranlığından söz etmektedir. Bu mektuplardan birinde kendisini tanımlarken kullandığı ifadeler etkileyicidir;

Otuz sekiz yaşındasın ve bu yaşta olması gerekenden çok daha yorgunsun. Daha doğrusu yorgun değilsin, tedirginsin, tehlikelerle dolu bu dünyada tek bir adım atmaya çekiniyorsun ki işte bu nedenle iki ayağını birden aynı anda yere basamıyorsun. Yorgun değilsin, aslında bu büyük tedirginliğin arkasından gelecek ağır tükenmişlikten ve Karlsplatz’daki akıl hastanesinin bahçesinde, sadece gözlerini bir noktaya dikerek oturmaktan korkuyorsun (Bir Yahudisin, korku ve tedirginlik nedir bilirsin.). (Kafka, Milena’ya Mektuplar, syf 55)

Babası ile yaşadığı sorunlar, dünyada yükselmeye başlayan ırkçılığın bir Yahudi olarak getirdiği tedirginlikler ve bedensel hassaslığı nedeniyle oluşan sağlık sorunları, özünde ortaya bu kaygıların yansıması olan hikayeler çıkartmışlar. Eserlerini incelediğimizde özellikle baba figürüne gönderme yaptığını da görmekteyiz.

1925 yılında yayınladığı Dava adlı kitabı, bir bankada yöneticilik yapan Bay K.’nın bir sabah odasında tutuklanması ile başlar. Neden tutuklandığını bilmeyen adam, bir yandan da günlük işlerini devam ettirebilmektedir. Cezasının ne olduğunu bulabilmek için bir çok kişi ile irtibata geçer. Absürt sayılabilecek mahkeme süreçleri yaşar, avukatlarla görüşür. Herkes onun tutuklu olduğunu bilir ama kimse suçunu söylemez. Bay K. bir yıl sonra bir gün evinden fötr şapkalı adamlar tarafından alınır. Onlara karşı koyamayacak kadar süreçten sıkılmıştır. Ve sonunda bu adamlar tarafından öldürülür. Roman aslında modern zamanın bir eleştirisidir. İnsan her yerden kuşatılmış ve kontrol altına alınmıştır. Kitabı okurken, insanın kendini bulamayışı ve bu karanlık çağa ayak uydurmaya çalışırken yaşadığı anlamlandırma telaşı yalın ve sade şekilde dile getirilmiştir. Kitap, 1962 yılında yönetmen Orson Welles tarafından da beyaz perdeye yansımıştır.

Ve tabii ki bilinen en popüler öyküsü kuşkusuz Dönüşüm (Değişim, Metamorfoz) 1915 yılında yayınlanmıştır. Öyküde bir pazarlama çalışanı olan Gregor bir sabah işe gitmek için kalktığında bir böceğe dönüşmüştür. Tüm ailesi ve düzeni alt üst olan Gregor çaresizce böcek olarak yaşamayı kabullenmiştir. Önceleri aile üyeleri tarafından yardım görse de özellikle babası tarafından sert ve kötü tepkilerle karşılaşmıştır. Önceden ailenin tüm geçimini sağlayan Gregor, böcek olduktan sonra aslında ailesinin onun sayesinde birikim yaptığını, ailedeki herkesin sorumluluk alarak çalışmaya başladığını görmektedir. Özellikle babası giderek güçlenmiş ve çalışma hayatına geri dönmüştür. Artık ailenin görmek istemediği, bir külfet olmaya başlayan Gregor, özellikle babası tarafından sert bir şekilde şiddete uğramıştır. Babasının ona attığı elma nedeniyle kabuğunda sol tarafına batan büyük bir yara oluşmuştur. Ve sonunda açlık ve sefalet içerisinde kalan Gregor, odasında ölü bulunmuştur. Bu durumdan tüm aileyi mutlu etmiştir. Aslında hikayede geçen böcek, sert kabuklar içerisinde saklı kalmış kişinin bu kabuğu kırıp, kendini bulmaya çalışması olarak açıklanabilir. İşte burada babasından aldığı darbeler ve yaşadığı çevrede kabul görmemek, gerçekte Kafka’nın kendi duygularının bir yansımasıdır diyebiliriz.

Kafka’nın buhranları ve özellikle babası ile ilgili suçlayıcı tarzı psikolojik açıdan anlamaya çalıştığımızda, şüphesiz Carl Jung’a (1875-1961) değinmeden edemeyiz. “Analitik Psikoloji”nin kurucusu olan Jung, Freud’un bilinçaltı kavramını farklı bir boyuta taşıyarak psikoloji tarihinde önemli bir yere sahip olmuştur. Freud’un temel görüşü cinsel enerji libido iken, Jung genel hayat enerjisini odağa almıştır. Yani davranışlarımız sadece çocukluktan gelmez ve sonraki yıllarda da değişebilir. Bu da insanın sadece çocukluk anıları ile kısıtlı kalmadığını ve insanın aslında kişinin kendini dönüştürüp, gerçekleştirebileceğini de göstermektedir. Ayrıca Jung, kolektif bilinçaltı ile insanların atalarından gelen kalıtsal deneyimleri de yaşam deneyimi olarak bildiklerini söylemiştir. İçine doğduğumuz kültürün kendimizi gerçekleştirmede bir rolü olduğunu da belirtmiştir. Bu kalıtsal eğilimleri arketipler olarak ele almıştır. Jung, kişilik sistemi içerisinde 4 ana arketipten söz etmiştir.  Persona, insanlarla ilişkiye geçtiğimizde kullandığımız maskemizdir. Toplumda gözükmek istediğimiz halimizdir. Anima ve Animus her cinsin hem erkeksi hem kadınsı eğilimleri ve görüşlerini içermektedir. Gölge, karanlık yanımız ve ırksal özelliklerimizdir. Ve en önemli arketip ise Ben’dir. Bir kişi, kişiliğinin ve bilinç altının tüm yapısını kapsayan bir birlik oluşturup, bir bütün olarak kavradığında ben olarak kendini gerçekleştirebilir. Jung’a göre bu hali 35-40 yaşından önce de hayata geçemez.

Böyle baktığımızda Kafka’nın kendini gerçekleştirme ve içselleştirme yolunda kendi travmalarını dışa vurduğunu söyleyebiliriz. Yine Yahudi ve ata erkil bir aileden gelmesinin kolektif bilinçaltındaki etkilerini de anlatımlarında görmekteyiz.

Sonuç olarak, modernizmin yükselişinde bireyin yalnızlaşması ve kendini bulma çabası hem edebiyatta hem de psikolojide açık olarak bir yer edinmiş ve post modern yaklaşımlara da ilham vermiştir.

Yorum Bırak

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir