Yaşanmak Zahmeti, Dekorlar ve Bıkkınlık

Fakat herkes bilir ki hayat, yaşanmak zahmetine değmeyen bir şeydir. Aslında otuz ya da yetmiş yaşında ölmenin önemli olmadığını bilmez değilim; çünkü her iki durumda da gayet doğal olarak başka erkeklerle başka kadınlar yine yaşayacaklar ve bu, binlerce yıl devam edecektir.” (Camus, Yabancı, 103syf.)

Albert Camus XX. yüzyılın insanın yalnızlığını ve çaresizliklerini en iyi anlatan yazarlarından biridir. Varoluşçuluk akımının ana konuları olan varlık, hiçlik, yokluk kavramları içerisindeki bireyin arayışlarının yanında, Camus başkaldırı ve saçma duygusunu da kitaplarında ele almıştır.

Camus’a göre insan bu dünyaya bırakılmıştır. Hayatın boğuntu hissine karşı, insanın baş kaldırmasını ve insan bilincinin de ancak bu şekilde ortaya çıkabileceğini eserlerinde yansıtmıştır.  Ona göre bu hayata bırakılmış olmak ve öleceğini bilmek umutsuzluk getirir. Bu umutsuzluğu kabul ettiğimizde yaşama sevincimizi koruyabiliriz. Kötü olduğunu bildiğimiz dünyada her şeyin boş olmasına inat insan başkaldırarak yaşamına devam etmelidir. Aslında burada sorun olarak tartıştığı bir konu da intihardır. Çünkü bu başkaldırının bir sonucu yaşama tutunmakken, bir sonucu da intihar olabilmektedir. Bu nedenle kitaplarında yaşamın yaşamaya değer olup, olmadığını sorgular. İnsanın bu saçma dünya içerisinde kendini var etme çabası da bazen Sisyphos gibi sonuçsuz kalabilmektedir.

Dekorların yıkıldığı olur. Yataktan kalkma, tramvay, dört saat çalışma, yemek, uyku ve aynı uyum içinde salı çarşamba perşembe cuma cumartesi, çoğu kez kolaylıkla izlenir bu yol. Yalnız bir gün neden yükselir ve her şey bu şaşkınlık kokan bıkkınlık içinde başlar. Başlar, işte bu önemli. Bıkkınlık, makinemsi bir yaşamın edimlerinin sonundadır, ama aynı zamanda bilincin devinimini başlatır. Onu uyandırır, gerisine yol açar. Gerisi, bilinçsiz olarak yeniden zincire dönüş ya da kesin uyanıştır. Uyanışın ardından da sonuç gelir zamanla; intihar ya da iyileşme. Tek başına ele alınınca, bıkkınlıkta tiksindirici bir şey vardır. Burada, iyi bir şey olduğu sonucunu çıkarmam gerekiyor. Çünkü her şey bilinçle başlar, her şey ancak onunla bir değer taşıyabilir. (Camus, Sisifos Söyleni, syf24),

Camus’un “Yabancı” adlı kitabındaki Meursault karakteri, dünya ile bağını kaybetmiş, olaylara ve durumlara tepkisiz biridir. Onu ne annesinin ölümü ne sevgilisinin evlilik isteği ne de işlediği cinayet sonucu idama mahkum olması etkilemiştir. Öylesi bir boş vermişlik halinden anlık olarak sıyrılışını bir tek idam kararı sonrası ziyaretine gelen rahibe gösterdiği sahnede hissederiz. Rahip ona Tanrı’dan af dileyebileceğini, ondan yardım dilerse Tanrının ona yardım edebileceğini söyler. Fakat Meursault Tanrıya inanmadığını haykırıp, bir yandan da insanların bir karar verdiğini ve suçluyken kimseden yardım istemeyeceğini, bunun saçma bir istek olduğunu söyler. Rahip, onun yanıldığını söylediğinde ise, karakterimiz öfkesine hakim olamayıp Rahibe saldırır, onu kovar ve hücresinde ömrünün bitmesini sabırla beklemeye devam eder.

Yine yazarın “Düşüş” adlı kitabındaki kahramanı Clamence iyi tanınan ve çevresinde sevilen bir avukatken, bir cezaevi yargıcı olma sürecine onu nelerin getirdiğini anlatır. Başlangıçta herkese iyilik yaparak egosunu ve insanlar üstündeki üstünlüğünü göstermek isteyen Clamence’in hayattaki bu duruşunu sorgulayışını okuruz. Onun bir boğuntu halini alan hayatını okurken, kendi bencilliklerini ve yanlışlarını anlatırken yaşadığı rahatlamaya da şahit oluruz.

Her iki karakter de gerçekte neden dünyada olduğunu sorgular, aidiyet hissedemez. İkisi de bencildir. Buradan yola çıkarak Camus’un etkilendiği akım ve yaşadığı dönemdeki toplumsal hayata değinmeden edemeyiz. Çünkü sanat ya da felsefi akımlar, ortaya çıktığı dönemlere etki ederken, aynı şekilde toplumsal olaylar da bu akımlara etki etmektedir. İnsana dair her durum bu koşullar altında ele alınmalıdır.

Varoluşçuluk XX. yüzyılda, savaşlar ve salgınlar içerisindeki Avrupa’nın bireyselleşip, kendi kabuğuna çekildiği bir dönemde ortaya çıkar. Metafiziği evrenden soyutlayıp, maddeyi ve bireyi temele koymaktadırlar. Bunu tarih sahnesinde ilk Aristoteles’te görmekteyiz.  Ardından özellikle skolastik dönemin sonlarında John Locke’un “Tabula Rasa (boş levha)” kavramı ve Descartes’in “Düşünüyorum, öyleyse varım.” sözü de bu alana zemin oluşturacak görüşlerin temellerindendir. Varoluşçuluğun kurucuları arasında, Kierkegaard, Nietzsche, Sartre, Heidegger ve Jaspers gibi filozoflar bulunurken, Kafka, Camus, Beckett, Gide ve Dostoyevski gibi yazarların varoluşçuluğu temele alarak kitaplarını yazdıklarını görmekteyiz.  Ülkemizde de bu akımı takip eden birçok yazar ve şair bulunmaktadır.

Toplumsal olayların, sanat, edebiyat ve felsefe ile etkileştiğinden bahsederken, kuşkusuz Camus’un hayatına da bakmamız gerekir. Yazar Fransa sömürgesi altındaki Cezayir’de dünyaya gelmiştir. Fakir bir hayat içerisinde başlayan hayatı, 1. Dünya Savaşında babasını kaybetmesi ile iyice zorlaşmış, annesi çalışarak onu okutmak zorunda kalmıştır. 1930’larda vereme yakalanmış, ardından kısa bir süre sonra 2. Dünya Savaşı patlak vermiştir. Bu kadar çok toplumsal dönüşümün ve yıkımın yaşandığı bu dönem, onun bireysellik anlayışını ve dünyayı algılayış biçimini keskin bir şekilde belirlemiştir diyebiliriz.

Konu insan olunca bambaşka bir bakış açısından da küçük bir örnek vermek yerinde olacaktır. Anadolu topraklarından dünyaya uzanan bir bilge olan Mevlana da dünyayı anlamaya çalışırken insanı temel olarak alır. Ama onu bu dünyaya bırakılmış biri olarak değil, tam tersi alemi anlamak için bir kapı olarak görür. İnsan hem aşkın hem içkin yanıyla bu dünyada vardır. İnsanın Allah’ı unutması onu mutsuz eder ve insan yolunu kaybeder.  Dertler, sıkıntılar ve yaşanan kötü şeyler ruhu ve bilinci olgunlaştırır. Bu sınavlar insanı Allah’a yaklaştırır ve madde dünyasının yanıltıcılıklarından sıyırıp, aşkın alana geçişini sağlar.

Yaşadığımız kültürün toplumsal olaylarla harmanlandığını düşündüğümüzde, bunun içindeki en öneme sahip olan değerlerden birinin de inanç olduğunu söyleyebiliriz. Dünyayı sadece madde olarak algılamak çoğu zaman insanı yalnızlaştıran bir faktördür. İnsan madde hayatının içine etik ve/veya dini değerleri koyduğunda belki de kendine daha çok dayanak bulup, daha mutlu olabilir.

Şüphesiz ki her iki düşünce yapısı da temeli yüzyıllara uzanan ve insanların kendi tercihleri doğrultusunda seçtikleri bir yaşam şekli oluşturur. Burada önemli olan insanın kendini toplumsal hayat içerisinde istediği yerde konumlandırabilmesi ve yaşamını mutlu sürdürebilmesidir.

Yorum Bırak

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir