Mağara , Çömlek ve Plastik

Varlık Felsefinin şüphesiz en önemli isimlerinden olan Platon, Devlet’in 7. kitabında Mağara Metaforunu anlatmaktadır. Mağarayı Sokrates’in anlatımından alıntılayacak olursak;

“- Şimdi, dedim, insan denen yaratığı eğitimle aydınlanmış ve aydınlanmamış olarak düşün. Bunu şöyle bir benzetmeyle anlatıyım: yer altında mağaramsı bir yer, içinde insanlar. Önce boydan boya ışığa açılan bir giriş… İnsanlar çocukluklarından beri ayaklarından, boyunlarından zincire vurulmuş, bu mağarada yaşıyorlar. Ne kımıldanabiliyorlar ne de burunların ucundan başka bir yeri görebiliyorlar. Öyle sıkı sıkıya bağlanmışlar ki, kafalarım bile oynatamıyorlar. Yüksek bir yerde yakılmış bir ateş parıldıyor arkalarında. Mahpuslarla ateş arasında dimdik bir yol var. Bu yol boyunca alçak bir duvar, hani şu kukla oynatanların seyircilerle kendi arasına koydukları ve üstünde marifetlerini gösterdikleri bölme var ya, onun gibi bir duvar. Böyle bir yeri getiriyor musun gözünün önüne?”  “Platon, Devlet (s. 514a -b)”

“-Bu alçak duvarlar arkasında insanlar düşün. Ellerinde türlü türlü araçlar, taştan, tahtadan yapılmış, insana, hayvana ve daha başka şeylerle benzer kuklalar taşıyorlar. Bu taşıdıkları şeyler, bölmenin üstünde görülüyor. Gelip geçen insanların kimi konuşuyor, garip mahpuslar!”“Platon, Devlet (s. 514c -515a)”

Metaforun devamında tüm yaşamını bu mağarada geçiren bir insanın, bir anda mağaradan çıkartıldığında neler yaşayabileceği tartışılır. Mağaradan çıkan kişinin önce gözleri kamaşırken, elleri, kolları ve bacakları ağrır, yavaş yavaş etrafı görmeye başladığında artık gerçek doğayı, güneşi ve gerçek dünyayı görür. Peki böyle birini tekrar mağaraya koyarsanız ne olur? Gerçek dünyayı gören biri o mağaraya bir daha girmek istemez, boş hayaller artık onu mutlu etmez. Mağaraya geri dönse de artık orada mutsuz olur. Etrafındaki diğer insanlara bu durumu anlatsa, onu deli sanır, inanmazlar.

Bu aydınlanma o kişiyi artık bulunduğu yerde mutlu etmez. Bir zulüm gibi gelmeye başlar. İnsanın var olma derdi, bunun yanında da mutlu olma hali elinden uçup gider.

Platon bu metaforu İdea dünyasını anlatmak için kullanmıştır.  Yaşadığımız hayatın aslında gerçek olan şeylerin, kötü kopyaları olduğunu bizlere göstermek istemiştir. Platon, insanın en yüksek iyiye ahlaksal yoldan ulaşması gerektiğini anlatırken; iyi ideasını Tanrı ile özdeştirmiştir. Buradan yola çıkarak Platon’un devlet anlayışı teolojik temeller taşımaktadır.Çünkü Platon’a göre İyi Devlet’e ulaşmak için, önce iyi insanlar yetiştirmek gerekmektedir.  

Varlık bağlamında ele aldığımızda Tasavvuf düşünürlerinden İbn’ul Arabi’nin, vahdet-i vücut sistemi de bu düşünce tarzına benzer bir şekilde ‘Varlığın Birliği’nden söz etmektedir. Arabi, Allah’ın varlığını tek gerçek olarak kabul ederken, onun dışındaki her şeyin Allah’ın değişik evrelerde tecellileri olduğu savunur. Bir yandan Allah aşkın ve mutlak bir birliktir, bir yandan da içkin olarak bu dünyada onun isimlerinin tecellileri yer almaktadır. İnsan olmak bu aşkın gücün kendinde tecelli etmesini ve ona ulaşmasını getirmektedir. Bu şekilde kurgulanan bir evren yapısında insanın derdi mutlak güç/güzellik  olan Allah’a ulaşmaktır. Ona ulaşırken aklın kendi içindeki Levh-i Mahfuz’a ulaşması gerekmektedir. O Allah’ın iyi isimlerinden oluşmaktadır.[1]

Bu açılardan baktığımızda her iki düşünce de de filozofun da maddenin yok sayılması  ve aşkın bilginin gerçek olarak kabul edilmesi esastır. Farklı dönemler de  olmalarına rağmen, kurguladıkları temeller birbirleri ile birçok noktada örtüşmektedir.

Mağara Metaforunu sosyolojik anlamda ele almak istediğimizde ise José Saramago’nun Mağara kitabı akıllara gelir. Saramago’nun kitabı bir modern hayat eleştirisidir. Üretim toplumundan tüketim toplumuna geçişle ilgili ince eleştiriler yer almaktadır.  Saramago, Çömlekçi Algor’un yaşamını anlatırken ağır bir kapitalizm eleştirisi yapmaktadır. Bunu yaparken Platon’un Mağara Metaforuna da değinmeden edemez. Çömlek ustası Algor, artık merkezin kendisinden çömlek istememesi, bunun yerine plastik ürünler kullanmayı tercih edeceğini söylemesi üzerine işinden olur. Kapitalist piyasa ekonomisine yenilmiştir. Kızının da desteği ile insan figürlerinden oluşan biblolar yapmaya başlar. Bunları merkez kabul edecek mi o da belli değildir. Kızı hamiledir ve Merkezde modern hayatın içinde bebeğini dünyaya getirmek ister. Algor, kızı ve damadı ile Merkeze gitmeye karar verir. Bahçeli evini ve köpeğini geride bırakmak zorunda kalır.

Merkez ışıl ışıl alışveriş merkezleri, yüksek katlı ve küçük daireleri ile Algor’u huzursuz ve yalnız hissettirir. Hayvanlara bu dünyada yer de yoktur. Evini ve köpeğini özler. Bu düzene nasıl alışacağını düşünürken, damadından yerin altında bir mağara bulunduğu bilgisini duyar. Merakına yenik düşer ve mağara alanına iner. Mağarada gördüğü hareketsiz insan figürleri onu dehşete düşürür. Merkezde yaşanan hayat aslında tam olarak böyledir. Burada kalamayacağını hisseder, evine, köpeğine geri döner. Birkaç gün sonra kızı ve damadı da Merkezden taşınarak, geri evlerine döner.

Platon yazdığı bu metaforla tarihin tozlu sayfaları arasından günümüz tüketim kültürüne dolaylı yoldan ağır bir eleştiri yapmıştır.

Platon’un felsefi anlamda varlığı ele alırken, maddeyi yok sayarak ele aldığı devlet kuramı görüldüğü gibi, kendinden sonra gelen birçok düşünür, filozof ve yazara ilham vermiştir. Felsefenin temel sorunu olan Varlık’ı ele alırken kurduğu temel öğretiler içerisinde Mağara Metaforunun sadece küçük bir bölüm olduğunu, devleti bir bütün olarak ele alırken tüm ayrıntıları ile bir toplumsal düzen kurgulamıştır. [2]


[1]Gökte ve yerde gizli olan hiçbir şey yoktur ki, apaçık olan bir kitapta olmasın.“Neml Suresi, 75” Ayette geçen apaçık kitap Levh-i Mahfuz olarak yorumlanmaktadır.

[2]: Platon, Devlet, İş Bankası Yayınları, 2001

Yorum Bırak

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir