Tekrar Dene

Hayatta birçok şeyi tekrar tekrar yapıyoruz hissine sahip oluruz. Zaman, sanki lineer bir akış içinde değildir, çeşitli döngüleri yaşıyoruzdur, kişisel ve benzer hikâyeleri her seferinde farklı detaylarıyla… Futbol maçları da bu benzer hikâyelerle doludur. Farklı, benzersiz anlar ve bitmez tekrarlar… Birbirine çok benzeyen her gol sevincinin belleklerde büyük bir özdeşimle ortaya çıkardığı zafer ve başarı duygusu; stattakiler, televizyon başında izleyenler, kendini kaybedenler, üzülenler, sevinenler… Bu anlar benzersizdir, tekrarlanamaz (yâda  öyle düşünülür ) ve onları özel kılan da bu tekrarlanamaz oluşlarıdır. 

Dünya kupalarında açılışlar bu anlardandır. Ülkeler değişir; yeni toplar, yeni maskotlar… Seremoniler, futbola dair sözler, hayata dair sözler… Hem çok özel hem de  hep zordur. Nerdeyse bugüne kadarki tüm harcamaların toplamından fazlası ve en pahalı harcamanın çok üstünde (230 milyar dolar civarında )  bir harcamayla turnuvaya ev sahipliği yapan Katar için de bu zorluk tüm konuşmaların bittiği, dansların kesildiği ve marşların ardından hakemin düdüğüyle oyun başladığında belirginleşti. Ekvador tanıdık bir isimle maçın başında golü buldu. Enner Valencia golü attıktan sonra arkadaşlarıyla ortak bir sevinç gösterinde bulundu. Bu yukarıda bahsettiğimiz türden bir zafer anıydı. Futbol ve teknoloji ayrı bir yazıya konu olabilecek karmaşıklıkta. Bu yüzden sadece şu kadarını söylemek gerekir. Var yardımıyla,  daha doğrusu yarı otomatik ofsayt varı (!) yardımıyla gol iptal edildi ve üç boyutlu olarak önce stattakiler ardından biz televizyon izleyicileri golün olmadığına ve bu sevincin yaşanmadığına ikna edildik. Valencia’nın gol vuruşu, arkadaşlarıyla olan sevinci ve tüm o anların büyüsü adeta yok oldu, buharlaştı.

Valencia şaşkın bakışlarıyla etrafı izledikten sonra tekrar oyuna döndü önce bir penaltı yaptırdı sonra soğukkanlılıkla golü attı ve aynı sevinci neredeyse aynı şekilde bu kez kalenin diğer tarafında hep birlikte tekrarladılar. Sonra bir gol daha attı. An (bir tekrar çekim) gibi tüm duygularıyla yeniden yaşandı. Valencia belki sakatlanıp oyundan çıkmazsa ikinci yarıda bir gol daha atabilirdi. Bu parıltılı çıkışıyla bir anda kendini Messi ve Ronaldo’nun ikonik fotoğrafında buldu.[1]

Döngülerle ilgili konuşunca, birçok döngüden ve hikâyeden bahsedebiliriz. Ama bugün için ( hazır İngiltere-İran oynayacakken ) bir başka bilindik döngüden bahsedelim. Futbolu ( tartışmaya açık şekilde) anavatanı olarak gören İngilizler 1966’daki şampiyonlukları sonrasında hasret kaldıkları o büyük adım için yine hevesliler. Son iki turnuvada gösterilen başarı (Rusya’da yarı final ve Avrupa Şampiyonası’nda, Londra’da İtalyanlara kaybedilen final) bu isteği ve hevesi anlaşılabilir ve makul kılıyor çünkü İngiliz takımı iyi ve farklı meziyetleri olan oyuncular barındırıyor. Buradaki döngü ise takımın oyuncularıyla alakalı değil, teknik direktörüyle alakalı ki o da eski bir oyuncu ve bu oyunculuk döneminden kalma bir hikaye …

1996 yılında Avrupa Futbol Şampiyonasında İngilizler “futbol is coming home” tezahüratı eşliğinde ve iyi bir kadro/ güçlü bir oyunla oynarken yarı finalde Almanlarla karşılaştı. Penaltılara giden maçta Southgate topun başına geçtiğinde bu anın kendi hikayesi, trajedisi ve döngüsünü oluşturacağını biliyor muydu bilinmez ama penaltıyı gole çeviremedi. Bu benzerlerini çeşitli şekillerde gördüğümüz onun için unutulmaz bir andı (Roberto Baggio’nun 94’te penaltıyı kaçırması, Zidane’in 2006 finalindeki Materazzi meselesi, Higuain’in Brezilya’da Almanlara atamadığı gol vs. gibi) Southgate bu kaçan penaltı sonrası eleştirilerle baş edebilmek için çok uğraştı (reklam filmleri ,geziler vs). İngiltere milli takımının başına geldiğinde ise onun için bu döngüyü tekrar yaşama ihtimali belirmişti. Rusya’daki dünya kupasında takdire şayan bir oyuna rağmen yarı finalde Hırvatistan’a elendiler. 2020 Avrupa Şampiyonası’nda ise kaldıkları yerden devam ederek son 16 turuna kaldıklarında karşılarında Almanya vardı ve Almanların kaleci antrenörü 1996’da Southgate’in penaltısını kurtaran Andreas Köpke idi!

25 yıl sonraki bu dolaylı karşılaşmada bu kez kazanan Southgate oldu ve İngilizler Almanları 2-0 ile geçtiler. Bu Southgate için bir kırılma,tamamlanma hali gibiydi. İngilizler sonraki turları da geçerek finale geldiklerinde bu kez karşılarında İtalyanlar vardı. İtalyanlar meşhur tezahüratı “futbol is coming Rome”  şeklinde değiştirirken maçın sonunda da penaltılarla kazanan taraf olmuşlardı. 1996’da Soutgate penaltıyı kaçırdığında tekniği ile ilgili eleştirilirken bu maçta penaltıyı kaçıran oyuncular Bukayo Saka, Jadon Sancho ve Marcus Rashford ırkçı söylemlere maruz kalmıştı. Bir noktada bazı şeyler tekerrür etmiş, hesap bir yönüyle kapanmış olsa da döngü tam olarak sona ermemişti.(Belki de tamamı ile sonuçlanması asla mümkün olmayacak)

Turnuva başlarken İngilizler yine aynı hislerin içinde, umutlu ve beklentilerini yüksek tutuyorlar. Southgate için (ilerdeki turlardaki eşleşmeler düşünüldüğünde) finale giden yolda bir olasılık var. Bu yüzden bu olasılığın peşinde ve tekrar deneyecek.

Yazıyı küçük bir anekdotla tamamlayalım. Southgate penaltıyı kaçırdıktan sonra çok üzgündür. Zihnini temizlemek ve  bu an’la başa çıkmak için çeşitli yöntemler dener. Nihayetinde karısıyla birlikte Bali’ye gider. Unutmak ister, iç huzuru aramaktadır, bir Budist tapınağını ziyaret ederler. Orada bir keşiş onları görür, ve ağzından dökülen ilk cümle şu olur:

-Sen Southgate’sin. Penaltıyı kaçıran İngiliz!


[1] Bu fotoğrafı hatırlarken bir çoğumuz için sanki Valencia hep bu fotoğrafta vardı hissi uyanabilir. Fotoğrafı gördüğümden beri orijinal halinden daha çok Valencia’nın eklendiği hali geliyor zihnime. Bu gerçekliğin narin yapısı ve ortak iletişim ağlarının algı ve gerçeklik üzerine etkisinin gücü ve ilginçliğini gösteriyor.

Yorum Bırak

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir