Bayram Biterken : Zaman ve Hüzün

Bayram geçiyor. Bugün son günündeyiz. Bayramların ifade ettiği tüm sevinç ve mutluluğun yanında ortak bir başka duygu daha gözlemliyorum. Bayram günleri sevdiklerinden ayrı olanlar (onları kaybedenler yada uzakta olanlar- keder,gam) ve bazen sevdikleriyle birlikte olanlar  için bile (nostalji,melankoli) hüzün barındırıyor içinde. Özellikle bir kayba yada ayrılığa ilişkin değilse bu hüzün varoluşla ilgili bir boşluğu temsil ediyor. Zamanın içinde kala kalmışlığın hüznü bu.

Bayramlardaki o sükun halinde gürültü ve öfke susmuş, fırtına yatışmıştır. Çalışmaya ara verilmiştir. Nihayet tatil vaktidir. Ama birden hüzün gelip yerleşir .Koşuşturmanın neden olduğu özensizlik yoktur artık. Bir içe dalış zamanının, kapanmanın hüznünü yaşarız.Bu hüzün bir boşlukla beraber gelir.Bu boşluk öznel zaman dediğimiz şeydir aslında.

Zamanla ilgili felsefe ve bilimsel düşüncenin tanımlarının çeşitli şekillerde ortaya çıktığı gözükmektedir. Buna karşın bu tanımlamaların iki ana düşünceyi yansıttığı söylenebilir. Fizikçiler zamanı soyut bir kavram olsa da lineer ve algılanabilir olarak değerlendirmekte ve ontolojik açıdan doğanın bir unsuru, varoluşun bir boyutu olarak tarif etmektedirler. Felsefeciler ise zamanı algılar yardımıyla olayları birlikte görme yöntemi olarak tarif etmişlerdir. Buna göre zaman bilinçten, yani algılamalardan bağımsız değildir. Örneğin Hegel zamanı her türlü kavramın ve gerçekliğin onaylanma yeri olarak ele almış ve zamanı salt bir dış gerçeklik olarak belirtmiştir. Buna göre insan bilinci zamanı tanımlayabilir fakat tam olarak idrak edemez.[1] İşte bahsettiğim bu hüzün hissi ve boşluk birbirine dolanı halde karşımıza çıkan ve bilincimizin idrakten öte bizzat deneyimlediği zamanda olma halidir.

Yine Hegel’den devam edersek Hegel esas hüznün çalışmadan kaynaklı olduğunu çalışmanın doyumu geciktirerek zevki ertelediğinden bahsetmiştir. Oysa çalışma artık hüzün vermez daha ziyade zamana indirgenmiş insanı tüketme eğilimindedir, zevk almayı ertelemez çünkü adeta kendisi bir işperestlik alanı oluşturmuş ve patolojik ölümcül hazlar vermektedir.[2] Çalışma artık biçimleyen değil biçimi bozan konumuna ulaşmıştır. Performans beklentisi ve özel yada genel hedefler öznel zamana taş koyar, serbest zamanı ve yaratıcılığı engeller.  

Bergson fiziğin zamanı uzay kavramı ile ilişkilendirmesi ve bir varlık boyutu olarak ele almasının zamanı liner olarak kabul etmeye yol açtığını söylemiş ve ‘an’ a dikkat çekmiştir. Bergson bunu melodi örneği ile açıklamıştır. Teoriye göre bir melodiyi dinlerken müziğin ritminin notaları yavaş yavaş kaybettirir ve zaman bir akış halini alır. Bellek zamanın ve uzayın üstünde kendi anını yaşamaktadır.[3] Oysa İnsan an’a uzaklaşmıştır artık. İnsan modern dayatmalarla zamanı tüketilecek bir şey olarak görmektedir . Hayatı art arta dizilen güdülerin/itkilerin tatminine ayırmaktadır. Çalışma, kişisel eğitimler, tatiller…Hepsi bir plan dahilindedir ve zamana karşı yarış vardır. Bu noktada hayat bir performansa dönüşür.

Ölümlü olduğumuzu unutturma ideolojisi etrafında şekillenen düşünceler (transhümanizm, posthümanizm ya da asına ne derseniz) zamanın iktidarını inkar eder, insanı  kişisel zamanın ötesinde liner bir akış içine yerleştirir. Bu durum öznel zamanın mahvına sebep olur. Zaman ilerlemesi koşuluyla kabul edilendir. Öznel zamanın kaybı görülmediğinde ise nereye ilerlediğimzi bilemeyiz.[2] Bunu görmek için zamanın görünür kılınması gerekir. Zaman ilerler ama insanın bazen durması gerekir.

Zamanla karşılaşmamız bu koşuşturmadan çıkmayla olur. Bayramlarda bu karşılaşmaları yaşarız.Uzun bir riyazet sonrası Ramazan’da ve vazgeçişlerimizi imleyen Kurban’da zamanla dolayısıyla kendi ölümlülüğümüzle karşılaşırız.Mutluluğun yanında taşıdığımız hüzün bu karşılaşma ve aydınlanmayla olur.

Bu hüzün ve sıkıntı hali içseldir.Varoluşumuzla ilgilidir.Hatırlamakla ilgilidir.Zamandan dolayısıyla zamanı hatırlatan ve hatırlayınca ortaya çıkan hüzün ve garip olma halinden kaçışımız bu anlarda yüzleşmelere döner. İç alana gireriz,kendi kutsal hüznümüzle başbaşa kaldığımız alana.

Ve her zaman sevinçler ve eğlenceler ferahlık vermez. Hüzün bizi açar, varlığımızı zamanın akışı içinden alır, onu kendi anımıza taşırız. Hüzün varlığı serbest bırakır.  


[1]     Hakman, Can “Sinemada Zaman Kavramı ve Hiroshima Mon Amour Filminin Zaman Kavramı Açısından Analizi

[2]      L’Heuillet, H “Gecikmeye Övgü”

[3] Özmodanlı, Y “Sufi Sinema”.

Yorum Bırak

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir