Bir Dönüş

Caminin karşısındaki küçük çayhanede oturdum ve kendime bir kahve söyledim. Çabucak içip tekrardan yola koyuldum. Yürüyordum bir yandan etrafı kokluyor bir yandan da eski evlerin hemen altında sıralanmış antikacıları inceliyordum göz ucuyla. Bir yandan da sokağın kokusunu içime çekmeye çalışıyordum. Kokular insanları yüzyıllar öncesine bir düşün tam ortasına yerleştirebilirdi. Kokunun gücünü iyi biliyordum. Geçtiğim her dar sokağın her çarşının her pazarın kendine ait bir kokusu vardı çünkü. Koku sokakların kimliğiydi ve ben daha da hızlandırmıştım adımlarımı.

 

Evin önüne gelmiştim bile. Boyası dökülmüş beyaz kapının önünde dikildim. Duvarları dökülmeye yüz tutmuş yer yer tuğlaların göründüğü, bilmediğim bir sarmaşığın kapladığı o kadim, gençliğimin geçtiği o naif evin önündeydim. Sahi kaç yıl olmuştu gelmeyeli şu yere?

 

Çantamı yoklamaya başladım ve o eski anahtarı bulup çıkardım yerinden. Kapı gıcırtısının eşliğinde yavaşça içeri girdim. Değişmemişti koku burada da aynıydı.Kendi şehrinin yalnızlığını üstüne giymiş şu köhne eve tekrar gelmiştim nihayetinde. Aklıma dedemin giydiği kolalı gömleği,yeleği ceketi ve mintanı gelmişti. Yolu kapatmasın diye kaldırımın üstüne parkettiği 56 model Ford Victoria duruyordu.

Birazdan yanıma gelecek bez bir torbanın içine koyduğu satranç taşlarınını önüme döküp atları bana oynamam için verecekti.Daha dün gibi aklımdaydı. Satranç taşlarını hazırladığı zaman yanımdaydı hep. Damascus av bıçağıyla küçük parçalara ayırdığı gül ağacından lataları yavaş yavaş oymaya başlardı, her defasında da piyon olurdu elinde. Bir yandan da arabasından yani Victoria’dan bahsederdi. Babaannemi hiç tanımadım ben. Olsaydı muhtemelen Victoria’yı benzin döküp yakabilirdi. Mühendisler muhtemelen çizimleri yaparken kendi sevgililerinin gözlerine benzetmeye çalıştığını anlatırdı hep,anlamazdım gözlerden o zamanlar. Tabi büyüdüm. Satranç taşlarının,piyonların ve atların,arabaların ve gözlerin ne demek olduğunu anlamaya başlamıştım.

 

Gözlerimi kapatıp kokuyu içime çektikçe daha iyi hatırlıyordum her şeyi. Kapıyı çalacak,annem açacak,içeri girecek ve doğrudan yanıma gelecekti. Beraber büyümüştük, beraber öğrenmiştik satrancı. Aradan yıllar geçmişti ve ona gideceğimi söyleyince sağlamından bir küfür basmıştı ciddi olduğumu anlayınca.

 

Gözlerimi açtım ve odanın içinde gezinmeye başladım. Dedemin aldığı o kırmızı desenli Isparta halısı yoktu yerde. Kaldırmışlardı. Duvarda asılı duran yağlıboya tabloya, La Galibe İllallah yazan hatta baktım uzunca. Yeşil kadife koltuk, hemen önünde annemin dantelleriyle örttüğü o zigon sehpa her şey yerli yerinde duruyordu. Kapıya doğru ilerledim ve ceviz ağacı dolabın önünde durdum ve açtım. Üst tarafta dedemin el yazma mevlitleri duruyordu hala. Odama doğru yürüdüm. Kapıyı açtığımda masanın üstünde duruyordu satranç tahtası. Değiştirmemişti muhtemelen ben yokken gelmişti buraya. Tahtanın üstündeki taşlara dokundum,hepsini sabitlemişti. Hamuru sulandırmış taşların altına sürmüştü muhtemelen. Tutkal bu kadar kolay kopmazdı çünkü. Tekrar devam edilecek haldeydi öyle bırakılmıştı. Hiçbir oyunu yarıda bırakmadığımı biliyordu. Gözlerim dolmuştu.

 

Sadece onun önündeki beyaz atı alıp çantama koymuştum. Yüzüme bakmıştı ve gözleri dolu dolu bir şekilde her oyunun bir sonu olduğunu söyledi.

 

Bekleriz demişti halbuki !

Kaybeceğimizi bildiğimiz bütün oyunlara hep bir umutla devam eden çocuklardık biz. Zaman dediğimiz mefhumun ortasında kendi payımıza düşen yerde kendimizi savunurken harcadığımız gençliğimiz bir tahtanın önündeydi karşımızdaydı şimdi.

 

Oyunu yoktur hikayelerin!

 

Yorum Bırak

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir