Köklü toplumsal değişimler, hele hele rejim değişiklikleri sancılıdır ve bu süreci yaşayan insanlar üzerinde büyük travmatik etkiler bırakır. Ancak bunu günü gününe yaşayan insanlar bir nebze olsun alıştırabilirler kendilerini bu değişime. Ya siz uzun bir uykudayken gerçekleşmişse bu değişim? Bir sabah uyandığınızda rejimin ve beraberinde sosyal hayatın kökten değiştiğini görseniz? Doğu Almanya’nın ve “duvar”ın yıkılmasından hemen önce kalp krizi geçiren ve uzunca bir süre gündemden haberi olmayan bir annenin ülkedeki bu köklü değişime alıştırılması sürecini anlatan ve bunu mizahi bir dille ve ironik / alegorik motiflerle süsleyen etkileyici bir film “Good bye, Lenin!”. Film bir yandan sosyalist rejimin baskıcı yönetimine eleştiride bulunurken diğer yandan kapitalist yeni rejimi de sembol markalar üzerinden eleştirmeyi ve bunu tarafsız bir bakış açısı ile yapmayı başarıyor.
” Good bye, Lenin!” belli başlı can alıcı noktalar üzerine odaklanıyor başından sonuna kadar. Önce özellikle annenin sosyalist rejimde çok fazla seçenek barındırmayan yiyeceklere olan bağımlılığı üzerine eğiliyor.
Annenin alternatifi olmayan bir “turşu markası” talebi artık üretimden çekilmiş bu markayı aramaya itiyor çocuklarını. Bu noktada seyirci, sosyalist rejime yönelik en ağır eleştirilerden biri olan “Devletçilik ve kapitalizmin getirdiği satın alma lüksü olmaksızın tek markaya mahkum oluş”a dair bir yaklaşım görüyor ve film, seyirciye satın alabilme ya da alamama arasında sıkışmış bir insanın çok seçenekli bir kapitalist ekonomiyi mi yoksa herkesin rahatça satın alıp her kesimden insanın eşit düzeyde faydalandığı, üstelik bağımlılık derecesinde haz aldığı hizmetlerin var olması mı doğrudur çelişkisini sorgulatıyor.
Sonrasında yıkılan sosyalist rejimle beraber kapitalist markalar ekrana geliyor. Anne, kapitalizmin bir anda yayılan ve tüketimi teşvik eden markalardan korunmaya çalışılıyor. Bu noktada da film kapitalizmin insanları tüketime zorlayan markalaşma ve reklam anlayışını sorguluyor.
Öte yandan bu değişimi yaşayarak özümseyen ve değişimden çok da memnun olan bir oğul / kız karakteri ve onların hayatları işleniyor filmde paralel olarak. Bu iki karakter arasında bir çatışmaya da yer veriliyor. Bir yanda değişimden çokça memnun olan ancak evliliğinde, ekonomik yaşamında sıkıntı yaşayan kız ile yeni rejime ayak uyduramayan ya da ikilemde kalan oğul karakteri sıkça çatışıyor. Bu çatışma belki de kapitalizm ile sosyalizm çatışması olarak kabul edilebilir. Ancak bu noktada yine kapitalist düzene yönelik bir eleştiri söz konusu. Zira kapitalizmin getirdikleri ile sahip olma ya da olamama arasında kalan insandan götürdüklerinin çelişkisi vurgulanıyor.
Anne karakterinin yıllar önce Batı Almanya’ya göç etmiş kocaya yeniden kavuşabilme arzusu filmin belki de en can alıcı noktalarından biri. Anne, değişimi öğrendiğinde tüm o benimsediği sosyalist felsefeye rağmen yıllar önce ayrıldığı kocasını tekrar görebilme heyecanı ile tüm siyasi gelişmeleri özümseyebiliyor ki bu da aslında insanların rejimlerle değil kendi yaşamları, özlemleri, arzuları ile şekillendiğinin kanıtı niteliğinde.
Son olarak Good bye, Lenin!’in siyasi rejimlerin insanları nasıl şekillendirdiğine, şekillenmiş ve siyasi rejimlere gönülden bağlı insanların aslında bu rejimleri yaratan erklere rağmen nasıl insani ihtiyaçlara muhtaç olduklarına dair mizahi ögelerle süslenmiş dramatik bir film olduğu söylenebilir.
[smartslider3 slider=140]