“Er ya da geç herkesin tıraşa ihtiyacı olur”
Böyle der Coen kardeşlerin Orada olmayan Adam adlı filmdeki başkarakter Ed.Bu ihtiyaç O’nun için bir varoluş sebebi halini almıştır. Bu ihtiyaç sonrasında görünür hale gelmektedir.Coen kardeşler tabiri caizse “zuhurat”a tabii olmuş karakterler üzerinden ilginç hikayeler anlattıkları filmlerinde bu durumu görünmez bir kanun gibi kabullenmiştir. Hemen her filmde bir karakterin içinde bulunduğu durum karşısındaki mesafesi belirgin bir şekilde ön plana çıkarılırken orada olmayan adam bu uzaklığı daha isminden anlaşılır bir hale getirmiştir.
Basit adamın karmaşık hesapları bu filmde de karşımıza çıkmıştır. Zaman olarak geçen yüzyılın ortalarını seç en filmde Ed Santa Rosa’da berbelik yapmaktadır. Hayatından hiç memnun olmayan, tüm kararlarında ve işlerinde sadece onaylama mesafesinde bir pasif duruş sergileyen Ed karısının kendisini aldattığını anlayınca bir plan yapıp bunu bir fırsata çevirmek ister. Tüm bu kayıtsızlığı içinde dürüst olmayan bu davranışı sonrasında işler çığırından çıkarak eline yüzüne bulaşır.
Filmde klasik anlatıdaki coşkun dış ses yerine Ed karakterine uygun, bitkin ve karamsar bir ses dinleriz. Ed bir berberdir. Bir berber olarak iç sesi şuna benzer bir şeyler söylemektedir. Ne kadar çok kesersek keselim saçlar yine uzuyor”. Saçlar Ed için sorunların, koşuşturmanın ve hayatın ta kendisidir. Ne kadar uğraşırsa uğraşsın asla bitmeyecek bir rutinin içinde, dışarıda koşturan kızan gülen insanların, üzülen insanların uzağında bir adamdır. Dış ses, yani Ed’in bilincinden akan ses dışarıdaki tüm bu tantanaya ve insanlara karşı hep mesafelidir. Oradalar” der. Yani Ed’in olmadığı bir yerde. Ed orada değildir ve hiç orada olmamıştır.
Filmin temeline oturan Ed karakteri hikâyeyi de bir alinasyon hikâyesi üzerinden okumaya olanaklı kılmaktadır. Akla ister istemez Camus’un Yabancı’sını hatırlatan bu film renkli çekilmesine rağmen siyah beyaza çevrilmiştir. Karakterin umutsuzluğu ve tüm dünya karşısındaki bu sıkıntılı hali yine başka bir siyah beyaz film olan Rumble Fish’i hatırlatırken, akla Tarkovsky’nin siyah beyaz sinema ile ilgili söylediklerini getirmektedir. Tarkovski siyah beyaz sinemayı renkli sinema karşısında savunmuş ve böyle bir yöntemin izleyiciyi içeriğe yani gerçeğe daha çok yaklaştırdığını belirtmiştir. Siyah beyaz dediğimiz renksiz tonlar, bize Ed’in kendi gerçekliğini anımsatırken aynı zamanda Ed’in o berber dükkanında yaşadığı tekdüzeliği anlatma açısından da iyi bir seçim olmuştur. Gerek içerik gerekse biçim açısından birçok ayrıntıya dikkat edilen ve sinema sanatıyla ilgili birçok yere atıf yapılan film, suçla ilgili ilişkisini yine tesadüfler, belirsizlikler ve filmin sonunda ortaya çıkan döngüsel adalet üzerine kurmuştur.
Nihayetinde Ed, Zweig’in dediği gibi bir baskı yaşamaktadır. Zweig yeryüzündeki hiçbir şey insan ruhuna hiçlik kadar baskı yapamaz, demiştir.Ed tüm o tepkisiz halinin arkasında bu dayanılmaz acıyı tatmaktadır. Karısının ölümünden sonra söyledikleri bunu ispatlamaktadır:
Eve döndüğümde büyük bir boşluktaydım. Evdeydim ama kimse yoktu. Ben bir hayalettim. Kimseyi görmüyordum; kimse de beni görmüyordu. Ben berberdim