Yaratılışın Yenilenmesi: Zaman, Bilgi ve Tecrübe

“İbnü’l-Arabî: Zaman ve Kozmoloji” İbnü’l-Arabî’nin zaman, varoluş ve kozmoloji üzerine görüşlerini derinlemesine inceleyen bir çalışma. Kitapta  Tasavvuf ve İslam düşüncesi üzerine derin analizler yapılırken  metafizik yönler üzerine odaklanılmaktadır. Kitapta İbnü’l-Arabî’nin “Tecdid-i Halk” (yaratılışın yenilenmesi) olarak ifade ettiği önemli bir tasavvufi kavram üzerine durulmaktadır.

İbnü’l-Arabî’nin her şeyin her an yeniden yaratılması öğretisi, onun “zaman” anlayışının merkezindedir. Bu düşünceye göre, yaratılış süreklidir; evrendeki her şey, her an Allah tarafından yeniden var edilir. Varoluş, durağan değil, sürekli bir akış halindedir. İbnü’l-Arabî’ye göre, zamanın her anı bir yaratılış anıdır ve varlıklar bir an var olup bir sonraki anda yeniden yaratılır. Bu görüş, yaratılışın sürekliliğini ve Allah’ın sürekli aktif yaratıcı gücünü vurgular. Evrenin her an Allah’ın iradesiyle var olmaya devam ettiği, tek bir yaratılış anının var olmadığı, bilakis her an yeni bir yaratılışın tecelli ettiği fikri, onun varlık ve zaman algısının temelini oluşturmaktadır. Bu görüş, İbnü’l-Arabî’nin kozmos ve Allah arasındaki ilişkiyi nasıl kavradığını ve evrenin sürekli bir yaratılış sahnesi olduğunu göstermektedir.

Bu kısmı şimdilik bu kadar aktarmak gerekiyor, zira bu fikri merkezine alarak oldukça detaylandıran bu kıymetli kitabı okumanızı tavsiye ederim.

Yine kitapta tekrar okuduğum ve bu yazıda da yer vermek istediğim bir diğer konuda bilginin özü ile ilgili olan İbn’ül Arabi ve İbn Rüşd arasındaki sohbet.Bu kısmı alıntılayalım:

Bu bölümde İbnü’l-Arabî’nin Aristocu filozof İbn-i Rüşd ile ilk karşılaşmasını hikayenin anlatımlarıyla başlatmak istiyorum. İbnü’l-Arabî, İbn-i Rüşd’ün hikayesini genç ama ilmiyle maruf iken bu buluşma gerçekleşmiştir. Bu buluşmada İbn-i Rüşd bir arkadaşı – İbnü’l-Arabî’nin babası – vasıtasıyla bu görüşmeyi ayarlamış ve İbnü’l-Arabî’nin felsefe hakkında ne söyleyeceğini duymak istemiştir. İbnü’l-Arabî, Fütûhât’ta hikâyeye şöyle devam etmektedir:

“Bir gün Kurtuba’da şehrin kadısı Ebu’l-Velîd İbn Rüşd’ün huzuruna girdim. Halvetimde, Allah’ın bana açmış olduğu şeyleri duyup öğrettiği şeylerin benimle karşılaşmak istiyordu. Duyduklarından sonra şaşkınlık içindeydi. O esnada birbiriyle henüz terimlere bürünmemiş kelimelerle Huzuruna girdiğimde şu sevgi dolu şeyi bana bıkkınlıkla ve şüpheyle sordu.

  • Evet! Ben de cevap verdim:
  • Evet!

Söylediğini anladığım için sevinci arttı. Sonra sevincinin sebebinin farkına vardım ve ona ‘Hayır’ dedim. Bunun üzerine üzüldü, rengi değişti ve sahip olduğu şeye karşı kuşku duydu. Bana şöyle dedi:

  • Keşif ve ilâhî feyizde, işin nasıl olduğunu gördün? Acaba teorik düşüncenin bize verdiği gibi midir?

Şöyle cevap verdim:

  • Evet ve hayır! Evet ve hayır arasında ruhlar maddelerinden, boyunlarından uçar.”

İbnü’l-Arabî ile İbn Rüşd arasındaki sohbetin devamında, iki düşünür arasındaki fark daha da netleşiyor. İbnü’l-Arabî, sohbetin ilerleyen kısmında İbn Rüşd’ün “Keşif ve ilâhî feyizde bulunduğun şey, mantık ve nazarın bize verdiği şey midir?” sorusuna ilk önce “evet” diye yanıt verir. Bu, tasavvuf ve felsefenin birbirine yaklaşan yanlarını simgeler. Ancak, İbn Rüşd’ün bu cevaptan tatmin olduğunu görünce, İbnü’l-Arabî bu kez “hayır” der. Burada, tasavvufî bilginin, aklî bilginin ötesine geçen bir boyutu olduğunu ima eder. Yani, akıl bazı hakikatlere ulaşsa da, tasavvufun keşif ve sezgi yoluyla ulaşılan bilgiyi tam anlamıyla kapsayamaz.

Bu yanıt İbn Rüşd’ü derinden etkiler; yüzünün rengi değişir, bir an için yaşlanmış gibi görünür ve anlar ki tasavvufî tecrübe, akılla kavranabilecek olanın çok ötesindedir. Bu görüşme, iki düşünce ekolü arasındaki temel farkı gözler önüne seren sembolik bir olay olarak kabul edilir: İbnü’l-Arabî’nin keşfe dayalı hakikat arayışı ile İbn Rüşd’ün akla ve mantığa dayalı bilgi arayışı.

Soruyu Tekrar edelim

“Felsefeyle ulaşılan hakikat ve sezgi yoluyla elde edilen hakikat arasında bir uyum var mı?”

İbnü’l-Arabî, buna sadece başını sallayarak karşılık verir: İlk başta olumlu bir şekilde evet, ardından olumsuz bir şekilde hayır. İbn Rüşd, bu işaretten şaşkınlık içinde kalır çünkü İbnü’l-Arabî, bir yandan bilgide bir birlik ve uyum olduğunu ifade ederken, diğer yandan bu yolların ayrı olduğunu da ima etmiştir.

Aklın kutsallaştırıldığı dataizmin görmeciliğin,  görsel iktidarın olduğu bu dönemde bilginin kaynağı ile ilgili düşünürken, kabullerin değişkenliği ve aklın sınırlarını göz ardı etmemek gerektiği kanaatindeyim. Yine bu tefekkür içinde Tecdid-i Halkı (yaratışların yenilenmesi) yani “Göklerde ve yerde bulunan herkes O’ndan ister. O, her an yaratma halindedir.” (Rahman 29 ) ayeti ile işaret edilen yenilenmeyi ve bu bakış açısıyla zamanı da tefekkür etmek gerekir.Bilmek yaşam pratiğinde karşılığı olan bir şey olmalıdır, tecrübe edilen, yüklenilen değil.  

 

Yorum Bırak

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir