Söyleşi : Bade Osma

Bade OSMA

Sizi tanıyabilir miyiz?

Edebiyat okurları, yayınevi, dergi ve belgesel film camiası beni Bade Osma Erbayav olarak biliyor fakat uzun zamandır sadece Bade Osma’yım. Yazan, zaman zaman çizen, çeken ve düşündüğünü ulu orta söylemekten çekinmeyen kadınlardan biriyim sadece.

Sinema ile ilişkinizi nasıl tanımlıyorsunuz? Sizin bir izleyici olarak sevdiğiniz filmler, yönetmenler hangileriydi? Beğenileriniz değişti mi? 

Sinema ile ilişkim babam sayesinde epey eskiye gidiyor. İstanbul, Kızıltoprak’taki benzinliğin hemen arkasında bir sinema salonu vardı. Bugün yerinde duruyor mu, bilmiyorum. Kendimi bir sinema salonunda, beyaz perdenin karşısında otururken hatırladığım ilk görüntü o sinemaya ait; Adriano Celentano ve hâlâ çok severek izlediğim güçlü aktris Carole Bouquet’nin başrolünde oynadığı Pasquale Festa Campanile’nin yönettiği bir aile kara komedisi olan İtalyan Tarzan olarak da lanse edilen 1982 yapımı Bingo Bongo filmi.

Aynı seneden, sanırım babamın beni “yine” yanlışlıkla götürdüğü –ki açık ara müstehcen bir filmdir zira- Cat People filmi hatırımda. Nastassja Kinski ve Malcolm McDowell’ın başrolleriyle, Paul Schrader’in yönetmenliğinde doğaüstü korku kategorisinde değerlendirebileceğimiz, tema şarkısı David Bowie tarafından yazılan ve seslendirilen o meşhur film. Malcolm McDowell’a ve kara kedilere olan hayranlığım bu filmle başlamış olmalı. Tahmin edersiniz ki John Carpenter’ın The Thing(Şey)’ini de aynı sene izledim. Bir çocuk için olmasa da film endüstrisi için verimli bir senede başlamışım sinema izleyiciliğine. Carpenter’a zaten bayılırım. Ardından video kiralama çılgınlığı, Beta, VHS kasetler dönemi, sonra gerisi geldi işte. Korku, bilim-kurgu ve fantastik türlerinde şu güne kadar dünya üzerinde üretilmiş tüm filmleri izlemiş olabilirim. Hiç mübalağa etmiyorum, inanın.

Elbette vazgeçilmez ilk aşkım, Ellen Ripley karakteri ile Alien film serisi hastalığı gelişti bende sonraları. Doğal olarak Ridley Scott, James Cameron, David Fincher, Jean-Pierre Jeunet dikkatimi çeken yönetmenler oldular. Bunların içinde David Fincher zaten Seven, Fight Club, Zodiac gibi filmlerle zamanla kült bir yönetmen haline geldi. Jean-Pierre Jeunetise malum, herkes tarafından ikonik görülen Amelié filmi ile bilinir, sinematografiye ve hikâye anlatma sanatına bambaşka bir bakış açısı getirmiştir. Ridley Scott içinse söze gerek yok. Blade Runner’ının ya da Thelma&Louise’inin Amerikan sinema tarihi içindeki yeri tartışılmaz. Adam 85 yaşında ve 2024’te umuyorum ki Gladiator 2’sini de izleyebileceğiz.

Başka sinemalara baktığımızda, eskilerden Alain Resnais, Todo Sobre Mi Madre’si ile Almodóvar, Andrey Zvyagintsev, Andrei Tarkovsky, Ingmar Bergman, Fransız Yeni Dalgası’ndan rahmetli Agnés Varda, Miloš Forman’ın Amadeus’u, Lars von Trier’in Dogville ve Manderlay’i, Nadine Labaki’nin Caramel’i, son dönem İran sinemasından Ana Lily Amirpour, David Lynch’in Blue Velvetininaçılış sekansı, elbette Jim Jarmush bakışı ve lütfen şaşırmayın, Gaspar Noé’nin kamera anlatısı gibi sinemaya dair pek çok başka yönetmen, parça, bütün ve yaklaşım da  ilgimi çekiyor. Beğenilerim değişmedi sanırım. Beni heyecanlandıran yeniliklere hep açığımdır. Sadece yeni dijital sinemanın görüntü hızı beni yoruyor.

   Edebiyatla ilişkinizden bahseder misiniz? (Sevdiğiniz türler, kitaplar, yazarlar)

Edebiyatla ilişkim öncelikle kitap-okur ilişkisidir. Belki de hayatımdaki işler sıralamasında çok sonra gelen bizzat yazar olarak zorunlu bir ilişkim de söz konusu. Edebiyat yoğunluklu her şeyi okurum. Öykü severim. Ters köşe anlatıları severim. Mızıkçı, oyun bozan, içi geçmiş kitapları sevmem.

Öykülerinizde ritmik ve duygu yoğun (belki öfkeli? ) bir anlatım hissediliyor ve bu tercih okuyucuyu duygusal olarak da hikâyenin içine çekiyor. Bu konuda neler söylemek istersiniz?

Ben gibi işte. Öfkeli demeyelim de tepkili diyelim ona. Su gibi. Bazan durgun bazan hırçın, bazan yelken dolduran  ufak sağanaklar, bazan ten ürperten çırpıntılar ama özü bildiğimiz akışkan su. İnsan dediğimiz, hayatı anlamlandırma çabası, yaşam boyu süren bir mânâ arayışı değil midir zaten? Elbette tepkiyecek, tepecek, karşı duracak, rencide edilince ya da haksızlığa uğrayınca pişkinin yüzüne yapıştıracak yumruğunu, rüzgârı saçlarında hissedecek, midesi bozulunca kusacak, ateşlenince soğuğa yakın ılık bir duş alacak, âşık olunca alenen saçmalayacak, sayısız hatalar yapacak, ölüm karşısında bir ân lâl olacak… Özetle insan hayata uyumlanamıyorsa direnecek, uyumlandıysa zaten akar gider işte, etliye sütlüye karışmadan, ta ki savaşlar, zorbalıklar ön kapısına gelene dek. Duygusuz öykü olmaz, tarafsız öykü olmayacağı gibi.  Bir anlatım varsa, içinde onu anlatanın bakışı, duygusu her zaman vardır. Benimki okura dediğiniz şekilde yansıyor demek ki. Kimse durduk yere bir şeylere tepkili olmuyor elbette. Derdi olanın söyleyecek iki çift sözü vardır. Dert bitmeyince söz de, duygu yoğunluğu dediğiniz şey de bitmiyor haliyle.

Tatavla’da Bir Delirme Vakası kitabınızda yer alan öykülerde belirli olayların/an’ların ön plana çıktığını görüyoruz. Yazmayı seçtiğiniz bu an’lar ve bu an’larla ilgili düşünceler hangi süreçlerden geçiyor?

Öykü benim için bir son ve başlangıçtan oluşuyor. Sadece ismi gelir bazan ya da vurucu, çekiç darbesi gibi sinematografik bir ân. Öykünün kendisi asla belirgin değildir o ilk ânda. Sonra beliren ânın ya da başlığın etrafı örülmeye başlar kafamda. Ana hatlar önce anlakta biter sonra ruhta sancılı bir biçem arayışı başlar. Öykünün kurgusundansa biçeminin, üslubunun aranması süreci en sancılısıdır benim için. Hangi anlatımı kaldırır, ne kadar ne eklersem metni lapa etmez de dirice pişirir, bunlara bakarım, denerim, oturur yazarım, olmazsa yırtıp atarım ya da CTRL+A hop anında DELETE falan. Hiç acımam, asla gözünün yaşına bakmam. Kırk sayfa yazdıysam tek tuşla silerim. Özü bende nasıl olsa. Beni çıkmaz sokaklara sürükleyen, ilerletmeyen metni aklımda da masamda da barındırmam.

“Tatavla’da Bir Delirme Vakası Öykü Kitabında Yer Alan Emel Akın Çizimleri “

 Aynı zamanda roman yazarı olarak öykü ve roman türü ile ilgili yazar/okur olarak düşüncelerinizi öğrenmek isteriz.

Romanı, konusu ne olursa olsun, romantik uzunluklar olarak görüyorum. Mizacıma uygun düşmüyor tür olarak aslında. Edebiyatı göz ve ruh dolduruyorsa, beni içine alıp oralarda bir yerlerde kaybederken bir anda popoma tekmeyi basıp kitabın dışına atıyorsa, bir okur olarak beni sudan çıkmış balığa çeviriyorsa, okumayı bitirdikten sonra bile aklımı hunharca, günlerce rahatsız etmeye devam ediyorsa, vay canına yandığım, diyorum, ben şimdi ne okudum? Böyle olunca mesela içim gıcırdıyor, keyfim gevriyor.

Novella uzunlukları ise tatminli uzunluklar benim için. Öykünün kendine has dinamizmini seviyorum. Okumayı da yazmayı da. Hoş her türlü metni yazmışımdır profesyonel hayatımda, buna propaganda, reklam, manifesto metinleri gibi tür dışı metinler de dahil. Ruhlandırma ve dürüstlük meselesi her şey. Samimi olacaksınız, kıvırmayacaksınız. Kıvıracaksanız bile sözü zekâyla parlatacaksınız, okura durduk yere klark çekmeyeceksiniz. Sözsüz bir antlaşmadır bu. Türü fark etmeksizin metnin olmazsa olmazıdır; aslolan okur ile yazar arasında kurulan o has, samimi, direşken, hesap sorulabilir bağdır.

 Eklemek istedikleriniz nelerdir?

Teşekkür ederim güzel sorularınız için. Sevgilerimle.

Yorum Bırak

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir