Tükenmenin İhtişamı

Bazen biri… bir yürek olur.

Endemik bir zarafetle yalnızca bir başka yürekte yeşerir.

Nadir bir tür gibidir; çoğu göz göremez onu.

— Zaten amacı görünmek değildir; yeşerdiği coğrafyaya can vermektir. —

Sanki bu dünyaya ait değilmiş gibidir…

 

Varlığı bile başlı başına bir lütuftur aslında.

Kökleri, insan aklıyla kavranamayacak kadar derin;

asalakların saldırısına uğrayacak kadar da saf ve korumasızdır.

Sadece meyvesinin değil, özünün bile emilmesine izin verir;

çünkü onun doğasında direnmek değil, vermek vardır.

Vahşice tüketilmesine rağmen, daima kendinden fazlasını sunmaya devam eder.

Eksilmekten korkmaz; tükenmenin zarafetini bile içinde taşır.

 

Tüm hayatını, karşılıksız oluşturduğu imtiyazlara harcar.

Sadece sevgisini değil, tüm benliğini verir.

Fiziksel ve duygusal değil yalnızca; ruhsal bir “tüketim nesnesi”ne dönüşür.

Sığ ve basit zihinler, onun kıymetini değil; yalnızca erişilebilirliğini sorgular.

Ne yazık ki bu, onun “kolay erişilebilir” olduğu yanılgısını doğurur.

Ve fıtrat gereği, kolay görünen şey… kolayca harcanır.

 

Onu kıran, parçalayan, yok sayan;

yeşilinde hayat bulan, gölgesinde serinleyen, meyvesini yiyen,

kısacası her açıdan onu sömüren biri…

muhakkak bir gün – tattırdığı acının yankısı hâlâ cihanda dolaşırken –

gönül coğrafyasına tanınmış bu imtiyazı yalvararak arar.

Ona yeniden kavuşmak uğruna tüm benliğinden vazgeçse bile,

bu yakarış… toprakla buluşsa dahi sürer.

 

 

Çünkü hayat,

kolayca harcanmanın göze alındığı,

sahipsiz sanılan o nadide yüreğin hamisidir.

Sessizliğe bürünür, izler… ama asla unutmaz.

Harcayanın peşindedir, harcananın değil.

Ve zamanı geldiğinde, merhameti değil; kefareti seçer.

 

Pişmanlıkla zehirler her anını.

Vicdanın en dip köşesinden yakalar.

Huzuru ciğerinden söker;

ne kaçacak yer bırakır, ne nefes alacak zaman.

Kendi kurduğu boşluğun ortasında, onu yüzüstü bırakır.

Ve üzerine çöker bütün suskunluklar.

 

“Affedildim”, “bitti” sanır…

 

Ama en mutlu olduğunu düşündüğü anda,

en dokunulmaz sandığı yerden salar fırtınasını.

Yara izlerine başvurur…

ama bu kez daha derin oyuklar açar.

Açabileceği en derin yarayı da

hep, en zayıf kaldığı – en güçlü sandığı – yerden açar.

Ve ne zaman “duruldu” derse,

işte o an yeniden başlar.

 

Ve o zaman anlar:

Affedilmediğini değil… yalnızca ertelendiğini.

 

Yorum Bırak

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir