Tim Burton Filmografisinde  Bağımsız Sinema İzleri: Kariyerinin İlk Yılları 

Endüstriyelleşen sinema sektörünün kalbi olan Hollywood’da bağımsızlık kavramı; özgünlük ve estetik kaygılara karşın büyük stüdyoların hâkimiyetine girerek kısıtlanan kavramlar olarak karşımıza çıkabiliyor. Fakat nadiren de olsa bazı yönetmenler ya da yapımcılar bu kısıtlamanın boyunduruğu altına girmeyi reddederek Hollywood’a, büyük stüdyolara ve dağıtım şirketlerinin hegemonyasına meydan okuyarak bağımsız işler yapabiliyor. Bu yönetmenlerden biri olan Tim Burton, kariyeri, filmografisiyle ve film yapım sürecindeki tercihleriyle ön plana çıkan parlak yönetmenlerinden biridir. Sinema dünyasında, özellikle Amerikan sinemasının ve animasyon türünün, önde gelen yönetmenlerinden ve yapımcılarından biri olan Burton’ın bu başarısında gençlik yıllarının ve kariyerinin ilk yıllarının etkisi önemli bir gerçektir. 

Burton çocukluğunun ilk yılları itibari ile çoğunlukla karanlık ve sıra dışı hikâyelere ilgi duyar, aynı zamanda ailesi tarafından da hayal gücü oldukça geniş bir çocuk olarak büyütülür. Bu anlamda 1982 yılında stop-motion tekniğiyle çektiği kısa film “Vincent” filmi yönetmenin bu dönemine aynalama yaptığı bir film olarak değerlendirilebilir.  Vincent hayal gücü yüksek ve sessiz bir çocuk olarak karşımıza çıkar. Yalnız başına olduğu anlarda kendini Vincent Price  sanar, onun gibi giyinir, onun gibi hisseder ve eşinin yasını tıpkı onun kadar derinden yaşar. Aslında bir çocuk için Edgar Allan Poe okumak ne kadar ürkütücü olsa da o kendini bu hikâyelerden ayrı düşünemez; düşünceleri Poe’nun hikâyeleriyle örtüşür. Bu gizemli ve bir o kadar da karanlık atmosferin kendini bildi bileli aşinası olmuştur. 

Burton’ın Edgar Allan Poe hayranlığı aslında aynı yazarın Kuzgun (1845) isimli şiirine de kısa filmde yapılan atıfta ortaya çıkmaktadır. Aynı zamanda kısa filmin kahramanı Vincent Malfoy’un kendini Vincent Price sanarken eserin anlatıcısının yine Vincent Price olması ilgi çekicidir. Burton’ın takıntılı olduğu bu gotik atmosfer Vincent Price ile beraber ileri bir seviyeye ulaşır, nitekim Price’da bir bakıma Edgar Allan Poe hayranıdır ve eserlerinde aynı şekilde Poe’den esinlenmeler yakalarız.

Burton’ın gençlik yıllarında ailesiyle beraber yaşayamayacağını anlamasıyla beraber büyük annesinin yanına taşındığı yıllarda kendini özgürlük düşkünü olarak tanımladığını söylesek yanlış olmaz. Aslında hayal gücünün sınırına ulaşmak isteyen bir çocukken kendi sınırına ulaşmak istediğini düşünebiliriz, çünkü o yıllarda çizim için kendi potansiyelini en üst seviyeye çıkarmaya çalışmakta ve kariyeri için bir yol çizmektedir. Eserlerinde ve çizimlerinde özellikle takılı kaldığı ve üzerine düşündüğü karakterlere çalışır, bu aslında kendi iç dünyası hakkında fikir edinmemize yardımcı olur. Kendini ailesi ve de okul hayatı içerisinde farklı ve özgün bir çocuk olması sebebiyle bir bakıma dışlanmış ve tuhaf biri olarak tanımlar; bundan dolayı eserlerinin portagonistleri kendinden parçalar taşıyan karakterizasyonlardır. 

Bahsettiğim bu düşünce son derece özgün olan, ‘Burtonist’ tarzın oluşumunu ve hız kesmeden devinimini sağlayan etmen; çocukluk ve gençlik yıllarıdır. Hayatını şekillendiren bu yıllarda yaşadığı deneyimler ve karşılaştığı durumlar tarzınının oluşmasına yardımcı olmuştur. Aynı zamanda kendini çizim alanında geliştirdiği esnada Ray Harryhausen’in stop-motion filmlerine de merak sardığından California Institute of the Arts’ta (CalArts) animasyon bölümünde eğitim almıştır. Hayatının bu döneminde çizim becerisi adım adım bir tarz üzerine yoğunlaşmaya başlamıştır, çektiği “Stalk of the Celery Monster” (Kereviz Canavarı) isimli kısa filmde ise gotik ve karanlık mizaha yaklaşmaktadır. 

Burton öğrencilik yıllarının devam ettiği süreçte birkaç kısa film daha çektikten ve becerisini biraz daha geliştirdikten sonra Disney Pictures’da çalışmaya başlar. “The Fox and the Hound” (Tilki ve Köpek) gibi filmlerin yapım süreçlerinde yer alan fakat bu tip eserleri kendini yansıtmadığını düşündüğünden jeneriklerde bile isminin geçmesini tercih etmeyen yönetmen için bu deneyim içten içe bağımsız olarak çalışma isteğini kamçılamıştır. Buton kendi iç dünyasını bir ekspresyonist olarak dışavurmanın tadını yaşamak istemektedir. 

Burton; 1982 yılında, gençlik yıllarında yukarıda bahsettiğim Vincent isimli kısa filmi bağımsız bir şekilde çekmiştir. Bu filmi çektiği sırada kendi bağımsız vizyonunu daha iyi bir şekilde ifade etme imkanı bulurken bir bakıma Vincent onun için tam olarak bağımsızlığının ve özgünlüğünün ilk adımını oluşturmuştur.  Bu başarının ardından Disney, Tim Burton’a “Pee-wee’s Big Adventure” (Pee-wee’nin Büyük Macerası) adlı bir film yapmayı teklif eder. Bu eser aynı zamanda Burton filmografisinin ilk uzun metrajlı film olma özelliğini de taşımaktadır. Geniş kitlelerce çok sevilen bu film aslında Disney ile olan işbirliğinin henüz ilk aşamasıdır.  Film Italyan Yeni Gerçekliği akımının en önemli örneklerinden biri olan Bisiklet Hırsızları’nın hem re-make hem de parodisi olarak görülmüştür. Film boyunca Pee-wee, kaybolan bisikletini arayarak farklı maceralara atılır. Film gişede bariz şekilde başarılı olurken devam filmleri için de adım atılır, fakat Burton yaşadığı bu başarı ile kendi çizgisinden ilerlemek istemektedir, nitekim devam filmini yönetmek istemez devam filmi için yönetmen koltuğuna Randal Kleiser oturur Aynı zamanda film sountrackleri ile ilgilenen Danny Elfman,-namı diğer Burton filmlerinin usta bestecisi-; ilk kez  bu eserde Burton ile çalışmaya başlamıştır. Burton için bu yapım ilklerin filmidir; Disney ile ilk defa masaya oturması, Elfman ile çalışması ve ilk uzun metrajlı filmi, kariyeri için uzun bir yolu ortaya çıkar

Kariyerinin ilerleyen yıllarında “Beetlejuice” (Beter Böcek) ile karanlık ve eşsiz estetiği bir araya getirdiği bir yapım ortaya koyar. Film karakterlerinde yine gotik, sıra dışı karakterler ile normal insanlar vardır; bu onun karşıtlığa verdiği önemi göstermektedir.  Başrolünde Michael Keaton olan filmin kült hale gelmesinin diğer bir etkisi, Keaton’ın unutulmaz bir performans sergileyerek unutulmaz replikler, kara mizah ve fantastik unsurları harmanlayarak seyirciye doğrudan iletmesidir Beetlejuice, Tim Burton’ın kariyerinde önemli bir dönüm noktası olmuştur, onu sinema dünyasında kitlelerce tanınan bir yönetmen haline getirmiştir. Ayrıca film popüler kültürde derin bir etki yaratarak yönetmenin geniş bir hayran kitlesi kazanmasını sağlamıştır.  

Kariyerinin ilk iki uzun metrajlı filmi olan ‘Pee-wee’s Big Adventure’ ve ‘Beetlejuice’ın finansal başarılarının ardından bu yükseliş, Warner Bros’un Burton’ı 1989 yapımı Batman filmini yönetmesi için işe almasını sağlamıştır. Özellikle bu filmde Burton’ın ortaya koyduğu tavır bağımsız tarzına iyi bir örnek teşkil etmiştir .DC Comic karekteri olan “Batman”, Burton elinde- eleştirmenler tarafından yine DC çizgi romanlarının çizgisinden ilerleyeceğini düşünülse de, yönetmen Batman için yeni  bambaşka bir kişilik oluşturmuştur. İçerik bakımından DC Comics ile örtüşse de Burton’ın ortaya çıkardığı eser atmosfer ve hissiyat bakımından çok farklıdır.Filmin genel atmosferi Burton’ın karanlık ve gotik tarzının çizgi romanlarla sentezlenmesinin muhteşem bir uyumu olarak yorumlanırken, Gotham City’nin tasarımı, Batman’ın maske ile beraber mistik biçimde korku salması fakat bir yandan Joker’in kaos ve terörü harmanlayarak bir şehrin yıkımı için çabalaması gibi detaylar ve yönetmen dokunuşları filmi ve hikayeyi bambaşka bir noktaya taşımıştır.  

Tim Burton’ın Batman’i bir önceki filmleri gibi büyük bir başarı kazanırken uluslarası seviyede geniş bir izleyicinin beğenisini kazanır. Batman’in devam filmi olan “Batman Returns” ile devam edilmek istense de  Burton  kendi bağımsız tavrına uygun olarak seriden ayrılır. Batman karakteri günümüze kadar farklı yönetmenler ve yapımcılar ile beraber kült haline dönüşmesinde Burton’ın ilk filmdeki sanatsal aklı son derece etkili olmuştur. Yönetmen kendi anlam duygusuna uygun bu hikâyeye seviye atlatıp bir tarz oluşturduktan sonra, kendi bağımsız tavrının da filmin oluşturduğu atmosferden etkilenmemesini sağlayacak bir karar almıştır 

Kariyerinin ilk yılları ve yükseliş dönemi olarak Burton Filmografisini kategorize edilirse “Edward Scissordhands”, filmi bu ilk dönemin zirvesini oluştururken (kariyer açısından), aynı zamanda bu dönemim son meyvesi oalrak da değerlendirilebilir. Burton bu filmde de Disney ile anlaşarak yeni ve toy bir yönetmen olduğu halde film tarihinin en güçlü şirketlerinden olan Disney ile arasında simetrik bir etkileşim yakalayabilmiş, sanatsal yetisini ve isminin gücünü oluşturabilmiştir.   Film içeriği bakımından yine dışlanmış, makastan elleri olan ve tuhaf bir karakteri ele alır. İzole olmuş bir şatoda yaşayan bir karakter olan Edward’ın bir banliyö kasabasında yaşayan satış temsilcisinin onu bulmasıyla ve beraber yaşamalarına yardımcı olmasıyla hayatı değişir.  Film masalsı olay örgüsünü pastel renkler ve gotik atmosferle çatışması içinde bizlere aktarmaktadır. Diğer taraftan Edward’ın banliyö insanlarına kendini kabul ettirme çabası, insanların dışlamaya elverişli hali, “tuhaf” ve “normal” insanlar arasındaki çatışmayı

bize göstermektedir.

Bazı yönetmenlerin filmografilerine ve çalıştıkları isimlere baktığımızda yönetmenlerin neredeyse takıntı derecesinde birliktelik kurduğu özel isimler görebiliriz. Örneğin Scorsese için Robert de Niro ya da Tarantino için Samuel Jackson i Hitchcock için Gary Grant gibi. Tim Burton filmlerinde de bu isim Johnny Deep’tir. Johnny Depp ile olan sinematik ilişkisi ilk Edward Scissorhands’de başlamış olup günümüzde halen devam etmektedir. Aynı zamanda filmde Edward’ın şatosunun sahibi mucidin yine Vincent isimli yönetmenin kısa filminden hatırladığımız Vincent Price olması yönetmenin aslında sinemayı “cosa mentale” olarak gördüğünü ve karakterlerini zihninin farklı bölümlerinde buluşturduğunu/dolaştırdığını ortaya koyar. Bu durum yönetmenin alışkanlıklara, kendi zihin dünyasında alışılmış isimlerin yâda imgelerin yer almasını istediğini işaret etmektedir. Yönetmen farklı anlatıların da dahi yeknesaklığı sağlayabilen bağımsız ve sanatsal bir üsluba sahiptir.

Disney aile dostu ve gelenekselci içerik oluşturan bir yapım şirketidir. Burton’ın yeteneklerinden memnun olsalar da bazı zamanlarda, özellikle Hollywood perspektifinden baktığımızda, Disney’in kendi benimsediği çizgiden zaman zaman ayrıldığını söyleyebiliriz, bu durumun ortaya çıkmasında Burton’ın yukarıda belirttiğimiz tavrı etkili olmuştur. Fakat bu çift taraflı bir taviz olarak da okunabilir.  

Bölüm başı itibari ile bahsedilen altı film, Burton filmografisi için en büyük başarıları ve getirileri sağlayan başlangıçlardır. Burton kendini o zamanlarda ne kadar toy olarak görse de; filmdeki conflict ögeleri, renk kontrastları, kendine has karakterizasyonları ile kendi kariyerinde hızlı fakat buna karşın güçlü bir başlangıç yapmıştır. Bu güçlü duruş ve tavır ve bu tavrı Disney gibi endüstri içinde baskın bir şirkette yapıyor olabilmesi yönetmenin sanatsal tavrının bağımsız bir sinemacı olarak değerlendirilmesine olanak tanımaktadır. Burton sinemasını değerlendirdiğimizde; evet, yapım ve dağıtım gibi büyük organizasyonları Disney ve diğer büyük şirketler karşılasa da, Hollywood’da gördüğümüz ve neredeyse kendini gitgide tekrarlamaya başlamış içerik ve görsel unsurlardan arındırdığını ve bu “Burtonist” tarzı ortaya çıkarmaya çalıştığını söyleyebiliriz. Bu tarzın oluşmasında özellikle çok iyi çıkan işlerde devam filmlerinde yer almayı tercih etmemesinin de etkili olduğu ve bu tercihleri bilinçli olarak yaptığı söylenebilir. Bu sayede üslubunu bir yönüyle ifade edebileceğimiz “birbirlerini anımsatan fakat farklı oldukları hemen anlaşılan” anlatıları ortaya koyabilmiştir.  Disney gibi endüstrinin önemli aktörlerine karşın bizlere gotik sanatın ögelerini aile filmlerinde de kullanılabileceğini göstermiştir. Hollywood geleneklerine karşın, yapım aşamalarındaki özgünlüğü ve karakteristik ögelerle içeriği olgunlaştırması bir denge kurma çabası olarak değerlendirilebilir. Ne kadar ekonomik olarak ve eserlerin yapımı ve dağıtımı açısından tam bağımsız olarak değerlendiremesek de; içerik, anlatım, görsel ögeler, efektler ve en önemlisi karakter tasarımıyla Burton Amerikalı sinemacılara göre özgünlük açısından “Bağımsız bir Sinemacı” olarak değerlendirilebilecektir.

Yorum Bırak

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir