Yeryüzü Kitabı’ndaki öyküler için yaşam ve yaşanılan yerlerin öznelliği üzerinden mizansenler oluşturulmuş. Bu bir tekne, bir dağın yanındaki araştırma merkezi, bir ormandaki kulübe, kuş uçup kervan geçmeyen bir istasyon… Yani yeryüzüne ait, insanın var olduğu ama var olan bu insanların diğer insanlardan şu yâda bu şekilde uzaklaştığı yerler. Fakat bu uzaklaşma hali, daha doğru ifade edelim, uzakta olma haline rağmen aslında çok önemli ve diğer tüm insanları etkileyebilecek hadiselerin de yaşandığı/yaşanma ihtimallerinin olduğu yerler.
Kitapla ilgili değerlendirmeye orta yerinden başlamamıza rağmen bu tercihin tüm anlatının temel sahnesini oluşturduğu kanaatindeyim. Zira öykü matematiği sinema zamanına benzeyen bir yol tutarak an’lar üzerinden geniş bir perspektifi göstermeye çalışıyor. Ayrıca bu yaklaşım bir yerde sıkışmış/kalmış (binbir gece masalları, yada işte Kurusawa’nın Rashomon’unu hatırlayalım) anlatıcının perspektifini vurgulayan bir yön koyuyor ortaya.

Mitolojiyle, kadim anlatılarla, kuzey Hristiyanlığının doğayla birleştirdiği pagan/animist detaylarla, masalla/efsaneyle, tarihsel ve kültürel göndermelerle zenginleşiyor anlatı. Yazar dilin imkânlarını bu geniş alanda denemekten çekinmiyor. Daha kapalı içsel anlatının sezdirmenin olduğu öyküler sonrasında Kurtlar ülkesi öyküsü bir çeşit novella olarak diğer öykülerden ayrılıyor. Yazar’ında bir noktada gönderme yaptığı gibi bir Almodóvar filmini anımsatan bir akış, öykü, tuhaflık ve mizah barındırıyor. Fakat sonra ilk öyküye dolaylı olacak bağlantı kurarak (İki Dünya Arasında ) tamamlıyor tüm öyküleri.
Tüm öyküler uzakta olma, ait olamama ile ilgili hisler uyandırıyor. Ve döngü dönüş ve değişim ile tamamlanıyor. Karakterleri nerede olursa olsunlar tüm döngünün sonunda yine de yeryüzüne ait olamamanın işaretlerini taşıyorlar. Bu duruma yapılan vurgu öykülerin tüm mitolojik/masalsı anlatı içinde ki en gerçekçi yönünü oluşturuyor. İnsan her zaman göründüğünden daha uzakta oluyor.
