Söyleşi: Orhan Umut Gökçek

Bize biraz kendinizden bahseder misiniz?

Sondan başlayacak olursak, çizgi roman sanatçısı ve animasyon yönetmeniyim. Baştan başlayacak olursak da kendimi bildim bileli çizerim. ODTÜ Endüstri Ürünleri Tasarımı Bölümü’nde lisans eğitimimi tamamladım. Bölümü okurken çizimle, bilgisayardaki 3 boyutlu modelleme ve animasyon programlarıyla çok haşır neşir olduğum için çizgiyle ilgili bir şeyler yapmak ve bu şekilde hikayeler anlatmak fikri bana daha yakın gelmeye başladı. Bu yüzden bölümü bitirdikten hemen sonra Anadolu Üniversitesi Çizgi Film- Animasyon Bölümü’nde yüksek lisans eğitimi aldım. Uzun yıllar animasyon işleri yaptım. Reklam, tanıtım gibi işlerimin yanı sıra kişisel kısa film projeleri ürettim. Yaptığım filmlerle pek çok festivale katıldım. Tüm bu animasyon işlerimin yanında hobi olarak başladığım çizgi roman sanatçılığı, şu an asıl mesleğim oldu diyebilirim. Artık tam zamanlı çizgi roman işleri üretiyorum. Şimdi bu soruyu böyle cevaplayınca, kendime sürekli yeni meslekler aradığımı fark ettim ve o yüzden “şimdilik” çizgi roman işleri üretiyorum demeye karar verdim.

Edebiyatla ilişkinizden bahseder misiniz?

Edebiyat benim için hep çizgiyle birlikte oldu. Çizgi romanı edebi kitaplardan farklı tutan biri değilim, şanslıyım ki ailem de öyle değil. Yani bana hiçbir zaman “bırak bu çizgi romanları,  düzgün bir kitap oku” demediler. O yüzden kitap okumaya başladığım ilk yıllardan beri çizgi roman da okuyorum. ilk okulda gazetelerin verdiği fümettileri (Teksas, Mister No, Kaptan Swing gibi İtalyan çizgi romanları) okudum.

Çizgi romanın çok daha fazla edebi olan bir yanı da var. Özellikle 1970lerde bağımsız çizgi romanların ortaya çıkmasıyla, edebiyat çizgi roman sanatının içinde daha çok girdi. Çizgi ronmanın ilk örneklerinin verilmeye başlandığı 1920 li yıllarda bu sanat dalına “comics” denirken, süper kahramanlardan ziyade edebi konuların daha çok işlendiği bu yeni bağımsız çizgi romanlar “grafik roman (graphic novel)” olarak anılmaya başlandı. Maus (Art Spiegelman), Persepolis (Marjane Satrapi), Watchmen (Alan Moore), Filistin (Joe Sacco) gibi daha “ciddi” konuları edebi bir dille anlatan çok başarılı kitaplar üretildi ve okuyabildiklerimin hepsini büyük keyifle okudum.

Tüm bu çizgi romanların yanında edebi kitaplar da okumaya çalışıyorum elbette. Kitap konusunda belirli bir tür takıntım yok, her türde kitap okumayı severim ve buna özellikle dikkat ederim. Sartre’ın Bulantı kitabını çok severim. Fakat bu ağır kitaptan sonra fantasik kurgu bir kitap, örneğin bir Ursula Le Guin kitabı okumayı tercih ederim. Arayı mutlaka bir Rus klasiği eklerim. Şu sıralar “yeraltından notlar” ı okuyorum.

Sinema ile ilişkiniz nasıl? Sevdiğiniz türler, filmler, yönetmenler hangileridir?

Çok fazla film izliyorum diyemem. Sinemayı çok severim, tüm sanat dalları içindeki en büyülü alanın sinema olduğunu düşünüyorum. Görsel ve işitsel bir anlatı olduğu gibi aynı zamanda içinde hareket, zamanlama, kurgu gibi elemanlar var. Kitapta olduğu gibi sinemada da belirli bir tür değil, her türden anlatıyı izlemeyi tercih ederim. Biraz yüzeysel bir yaklaşım olacak ama uzun filmler beni sıkar, onun dışında her şeyi izleyebilirim. Çok sevdiğim filmler ve yönetmenler var. Taxi driver (Martin Scorsese), 400 Darbe (François Truffaut), Arka Pencere (Alfred Hitchcock), İlüzyonist (Sylvain Chomet) çok sevdiğim filmlerdir.

Özellikle Martin Scorsese’nin sinemayı çok doğru yaptığını düşünüyorum. Fakat düşünce yapısını çok beğendiğim ve kendime yakın bulduğum yönetmenleri şöyle sayabilirim: Terry Gilliam, Jean-Pierre Jeunet, Wes Anderson, Sylvain Chomet. Tüm bu yönetmenlerin animasyon sinemasıyla da iç içe olması ve filmlerinde yeni dünyalar yaratmayı öncelemesi onları kendime yakın hissettiren en önemli sebep sanırım.

Görsel bir hikâye anlatıcısı olarak birçok eser ortaya koydunuz (Çizgi roman, animasyon filmleri) .  Çizim ve görsel anlatıya ilginiz nasıl gelişti?

Küçüklüğümden beri çiziyordum. Okul kitaplarımın tüm boş yerlerini çizimlerle doldururdum. Ama şunu ısrarla vurgulamak isterim ki bu çizimler çok kötü çizimlerdi. Yani hiçbir zaman çok güzel çizen biri olmadım. Bunu ısrarla vurgulamamın sebebi de, çizimin geliştirilebilir bir yetenek olduğunu düşünmem. Ne kadar çizemeseniz de, çok çalışınca insan belirli bir noktaya gelebiliyor. Ben de her bulduğum kağıda bir şeyler karalardım, hala da öyleyimdir. Okuduğum bölüm de sonuç olarak görsel işler üretebileceğim bir bölümdü. Yani çizim yapıyorduk, modelleme programları kullanıyorduk, hatta bölümde sinema, animasyon, görsel anlatı gibi derslerimiz de vardı. Fakat hikaye anlatmak başlı başına bir meslek, farklı bir disiplindi ve ben bu anlatı dünyasından daha çok etkilenmeye başlamıştım. Böylelikle yapmayı istediğim meslek olan görsel hikaye anlatıcılığı konusunda kendimi geliştirmeye ve bir şeyler üretmeye başladım.

Türkiye’de çizgi romanın ve animasyon filmlerinin genel durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Yetenekli insanların tüm dünyaya homojen olarak yayıldığını düşünüyorum. Yani dünyanın diğer ucundaki bir ülkede ne kadar yetenekli insan varsa, bizim ülkemizde de aşağı yukarı o kadar yetenekli insan vardır bana göre. Ancak tabii ki eğitim, ekonomik şartlar, kültür gibi konular bu yeteneğin üretkenliğe dönüşmesi konusunu büyük oranda etkiliyor. Türkiye bu saydığım konularda dünyanın önde gelen ülkelerinden biri değil ne yazık ki, o yüzden animasyon ve çizgi roman üretimi konusunda da diğer pek çok alanda olduğu gibi, söz gelimi bir Avrupa ülkesi kadar üretken olamıyoruz. Yine de bizim etrafımızda da çok yetenekli ve üretken insanlar var. İmkan kısıtlığından dolayı kapsamı daha küçük ve sayıca az işler üretilse de, kalite olarak belirli bir standartta işler üretiliyor. Özellikle bu çağda, diğer bütün ülkelerle birlikte büyük bir köyün içinde yaşıyormuşuz gibi hissediyorum.

Tuş kitabınız ve Son filminizde distopik konuları işlediniz. Bize biraz bu eserlerinizden ve diğer bahseder misiniz?

Tuş, boşlukta duran tuşların belirmeye başladığı bir evrende geçiyor. Birden, insanlar sokakta ya evlerinde bu tuşlarla karşılaşıyorlar ve bu tuşlara bastıklarında tuşlar patlayabiliyorlar, basan kişiye bir yığın altın verebiliyorlar ya da pek çok farklı etkide bulunabiliyorlar. Böyle bir evrende insanların çoğu kendini toplumdan izole ediyor ya da büyük bir mücadeleyle yaşamaya devam ediyorlar. “Son” filminde ise ağaç dikmenin yasaklandığı ve tamamıyla betondan oluşan şehirleşmenin olduğu bir evren var.  Hikayelere bu yönleriyle baktığınızda, genellikle karanlık, karamsar ve distopik konular üzerine düşündüğüm söylenebilir. Fakat benim daha çok ilgilendiğim şey, böyle zamanlarda insan ilişkilerinin nasıl şekilleneceği yönünde. Örneğin “Tuş” kitabında, tuşların nereden geldiği, nasıl oluştuğu konusuna hiç değinmiyorum, beni ilgilendiren bir konu da değil. Bir şekilde dünyaya gelmiş bu tuşlar, ben bundan sonrasını anlatmaya çalışıyorum. Bu yeni düzende insanlar birbirlerine nasıl davranmaya başlarlardı, zaman ilerledikçe insan ilişkileri nasıl bir hal alırdı, insan böyle bir durumla karşılaştığında doğası gereği neler düşünür, neler yapmaya çalışır, bu soruların cevaplarını arıyorum. İnsanın, günlük rutin hayatının dışında gerçekleşen bir olaya nasıl tepkiler vereceği, nasıl yeni bir düzen kurmaya çalışacağı üzerine düşünmekten keyif aldığım bir konu.

“Son” filminde de benzer bir durum var. Dünyadaki düzen değişmiş, bu yeni düzene göre şehirler inşa edilmiş, reklam panoları hayatın iyice içine girmiş bir durumda. Bu yeni dünyada düzene uyum sağlayan ve bir şekilde ona adapte olmaya çalışan insanlarla birlikte, elbette düzene aykırı, anarşist ruhlu insanlar da var.

Yorum Bırak

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.