Aidiyet

Bir şeyi anlatmaya başladığınızda ( bir hikayeyi, anıyı ,olayı vs.) sizi dinleyenlerin zihninde anlattığınız şey bir mekan oluşturur ilk başta, bu mekan herkesin kendi tahayyülesinde ortaya çıkardığı kendi inşa ettiği bir alandır.  İnsan bilinci her seferinde kendini bir mekanın içine konumlandırır, Spinoza’nın “İnsan zihnini kuran fikrin nesnesi bedendir; yani fiili olarak var olan belli bir yer kaplama tavrıdır” der. Dinleyen mekanı zihninde oluşturarak bilincin ihtiyacını karşılar, bu sayede bilinç hikayeye ve an’a dahil eder kendini. Bir aidiyet oluşturur.

Aidiyet  filmi ilk bölümünde gerçek bir olayı aktarır. Bir kadının  ( aslında yeni tanıştı ) sevgilisine (Onur) annesini öldürttüğü iddia edilmektedir. İlk  bölüm boyunca polise verdiği ifadeyi okuyan Onur’un sesi eşliğinde olayların geçtiği mekânlarda dolaştırır kamera izleyiciyi. Görüntüde Onur yoktur sadece bir ses vardır, dolayısıyla film bu ilk bölümde yukarıda bahsettiğimiz etkiyi oluşturur. Normalde dinleyicinin tahayyülesinde farklı farklı ortaya çıkabilecek mekan görsel olarak sunulmuştur. Bu yönüyle mekanlar değil;  görülmeyen  insanlar ve olaylar canlanır dinleyicinin gözünde. Yönetmen bu sayede hikâyeyle ilgili oluşturduğu bu oyunla hikâyeyi ses yoluyla görselleştirmiş, hiçbir şey göstermeden olayı gösterebilmiştir.

Filmin gerçek bir hikaye oluşu , özellikle direk olarak yönetmenin kendi ailesi içinde yaşanmış olması mesafeyi derinleştirir. Filmin açılışında yönetmen bir mektup okur. Bu mektupta bu hikayenin diğerlerinden farklı bir aile trajedisi olarak hayatını derinden etkilediği zihnini sürekli ölüm,  ölmek ve öldürmek kavramlarıyla meşgul ettiğini anlatır. Bu onun tüm üretimlerini de etkilemiştir. Bir diğer anlatı bükümünü bu noktada yaşarız .Kişisel olarak başlayan anlatı belirli bir tavır ve bilinçli bir uslupla belgeye dayandırılır. Zira bu kişisel hikayede belgeler (belki de defalarca, defalarca okunan belgeler ) bir dinleyici olarak yönetmeni bu acının odağına uzun  bir süre boyunca yerleştirmiştir. Bu yüzden filmle ilgili temel yaklaşımlarda ortaya çıkan tür tartışmaları ve/veya atıflarının (hatta olayı öznel nesnel belgesel gibi kavramsallaştırarak ele almanın)  bir perde/örtü olabileceğini değerlendirmekteyim. Esasında ilk bölümün belgesele benziyor olması zaten belgelerden aktarılıyor olmasıyla ilgilidir . (Tutanaklar, otopsiler, raporlar). Yönetmen bir hikaye anlatıcısı olarak kendisinin belgelerden tanıklık ettiği olayı  ve belgeleri okurken kendisinde uyanan mekan inşası ve tahayyüleyi seyirciye aktarır ve seyirci de hikayeyi dinlerken benzer bir algı sürecine girer. .Bu anlatı sinemanın ne olduğuna dair düşünmemize de olanak sağlayan özdüşünümsel bir alan oluşturur. Bir eser elbette ortaya çıktığı andan itibaren müellifinden bağımsız değerlendirilir, değerlendirilmelidir, temel prensip budur. Fakat bu film özelinde özellikle deneyimlenen şey, yani öz ve aktarım biçimi arasındaki bu silsile ve  birliktelik, ister istemez eseri de şekillendiren bir yön olur. Yani yönetmen eserin yönetmeni olarak, o sıfatla değil ; olayı yaşayan biri olarak, hikayenin içinde bir unsur olarak var olur ilk kısımda.

Bu kısımdan sonraki kısımda ise karakterlere oldukça yakınlaşır yönetmen. Detaylara girer; atlar mektuplar, zeytin…Boşluk hissi, olasılıklar, yaşanmışlıklar, ihtimaller… Yönetmen bu detaylara girdikçe anlatı kendi kendine kalır. Bir anlama çabası; suskunlukların, boşlukların uzun süre düşünülen şeylerin zaman ve mekan üzerinden ortaya çıkışı yönetmenin “senin hikayen kadar benim hikayem de” dediği alanın yansımaları olarak perdede bir doğal akış içindedir artık. Film bu aidiyetin filmidir.

Yorum Bırak

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir