Ses ve Öfke

“Geçmiş asla sona ermez, hatta geçmez bile…”

W. Faulkner

Faulkner eserleriyle ilgili düşünürken çoğunlukla kullandığı teknikten, yani bilinç akışından bahsedilir. Bu teknik  yazarın olağanüstü uygulama yetisi ile neredeyse kendisiyle özdeşleşmiş gibidir.

Bilinç gerçeklikle ilişkimizin temelini zaman algısı üzerine kurmaktadır. Bergson fiziğin zamanı uzay kavramı ile ilişkilendirmesi ve bir varlık boyutu olarak ele almasının zamanı liner olarak kabul etmeye yol açtığını söylemiş ve ‘an’ a dikkat çekmiştir. Bergson bunu melodi örneği ile açıklamıştır. Teoriye göre bir melodiyi dinlerken müziğin ritminin notaları yavaş yavaş kaybettirir ve zaman bir akış halini alır. Bellek zamanın ve uzayın üstünde kendi anını yaşamaktadır. İnsanın zamanı kendi içinde yaşatmaktadır. İnsanın zamanın içinde olduğu algısı yerine zamanı insanın içine yerleştirmiştir. Geçmiş zaman kaybolup gitmez ve insanın içinde yaşamaya devam eder. Zaman içseldir ve geçmiş ve gelecek kavramları içsel tecrübelerin sıralanmasından ibarettir. Evrende her şeyin sürekli olarak yenilenmesi ve şimdiki an dahi her şeyin değişmesi söz konusudur. Bergsona göre hiçbir zaman yitip gitmez hafızamızda yer edinir. Tüm kozmos bir devingenlikler alanıdır ve zamanın zihnimizin hareketle ilgili kaydettiği görüntüleri sıralamasından ibarettir.[1]

Aşağı yukarı Faulkner ‘da (yukarıda alıntıladığımız sözünden de  anlaşılacağı üzere) Bergson ile aynı şeyi düşünmektedir. Ona göre zaman bilincin bir ürünü olarak mevcuttur, ve tıpkı bir suyun akışında herhangi bir noktadaki engelin akışı o noktada kesintiye uğratması gibi bilinci etkileyen engeller zamanı Faulkner anlatısında kesintiye uğratır ve zaman sanki anlatıcının bir türlü içinden geçemediği bir kara deliğe dönüşür. Zaman an’da kilitlenip genişlemektedir.

Ses ve Öfke Amerikan güneyindeki bir ailenin dağılışının trajedisini anlatırken karakterlerin isimleri, yerler olaylar iç içe geçer. Anlatı biçimleri birbirini tekrarlayan matruşkalar gibi isimleri olayları bulanık hale getirdikten sonra sona doğru hikâye berraklaşmaya başlar. Bulanık sudaki tortunun dibe çökmesi gibi anlatı açıldıkça olaylar ile ilgili görüş açılır fakat hala net değildir, okuyucu bilinçlerden taşan ve akış içinde bir yerlere takılan hadiseleri toparlayıp kendi yolunu bulmaya çalışır.

İsmini, yazarın ifadesiyle Shakespeare’in Macbeth isimli trajedisinde geçen “Hayat, bir budalanın anlattığı hiçbir şey belirtmeyen gürültü ve öfke dolu bir öyküdür” dizelerinden alan roman dört bölümden oluşurken romanın ilk bölümü çoğuna göre sesi temsil eden, sürekli ses çıkaran,  ağlayan ailenin ortanca çocuğu zihinsel engelli Benj’nin hatıra ve düşüncelerinden oluşur. İkinci bölüm ise  ailenin büyük çocuğu Quentin’in ağzından anlatılmıştır .Zaman kaymalarının çokça yaşandığı bu bölüm, karakterin iç hesaplaşmalarını da bize aktarır. .Bu iki bölümde -özellikle ilk bölümde- oldukça belirgin bir şekilde zamanlar iç içe geçerken ikinci bölümde ise karakterin takıntılı /psikotik iç dünyası ile zaman ve akış yine bulanık bir hal alır.

Küçük oğul Jason’ın dilinden anlatılan üçüncü bölümde ise sevgisizlik ve katılık ön plana çıkarılırken anlatı berraklaşmaya,  sis perdesi aralanmaya başlar.Son bölümde ise yazar kendi penceresinden ve evin hizmetçisi üzerinden anlatıyı tamamlar . ( Kitabın sonunda ve en sonunda anlaşılırlığı artırabilmek için karakterlerle ilgili bilgilerin olduğu bir kısım vardır.) Okumasının zor olduğu konusunda bir çok kişinin hemfikir olduğu roman gücünü  özellikle bilinç /zaman kavramları ile ilgili oyunbazlığından alıyor. Yazar adeta üç farklı karakterin şahsına bürünerek yazıyor, karakterler üzerinden değiştirdiği dili ve üslubuyla tek bir nefeste dört farklı sesi ve bütüncül, bir öfkeyi aktarıyor.


[1]     Bergson, Henri, Zaman ve Özgür İstenç, Cogito:Üç Aylık Düşünce Dergisi, Sayı 11,Yapı Kredi Yayınları, Ankara, 1997. s 7-15.

Yorum Bırak

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.