Öncelikle sizi biraz tanıyabilir miyiz? Kadir Felek kimdir; sinemayla ilişkiniz nasıl başladı ve çalışmalarınızda özellikle hangi konulara odaklanıyorsunuz?
Kadir Felek kimdir, bunu anlatmak benim için biraz zor. Çünkü insan kendisini anlatmaya başladığında, kendisini birkaç cümlenin içine sığdırmak zorunda kalıyor. Ben hâlâ kendimi anlamaya devam eden biriyim.
1993 yılında Şanlıurfa’nın Siverek ilçesinde doğdum. Ankara’da büyüdüm ve hayatımı orada sürdürdüm. Topraksız, yoksul bir aileden geliyorum. Yoksulluk beni toprakla buluşturdu. Toprağın sahibi değildik ama hayatımızdan hiç eksik olmadı. Onun kokusunu, sessizliğini, bekleyişini ve insana verdiği sabrı öğrendim. Belki de bu yüzden toprak, benim için yalnızca toprak olarak kalmadı; hayatı okumaya başladığım ilk yerlerden biri oldu.
Ben kelimeleri kitaplardan önce hayatın içinden öğrendim. Bir çiçekten, bir papatyadan, bir karıncadan, bir akarsudan, bir yağmur damlasından, bir avuç topraktan, bir güneş perçeminden ve zifiri karanlıktan yaşamı okumaya başladım. Neden yolum hiçbir zaman bir kitapla kesişmedi, doğrusu bunu ben de bilmiyorum. Belki de kesişmediği için hayat bana bir kitap olarak geldi. Ben hayatı okumaya başladım; hayat da beni kendi içinde harmanladı.
Ben kitabı sayfalarda değil, hayatın birbirine değen parçalarında buldum. Bir yağmur damlası düşüyor toprağa. O küçücük damla, toprağın içinde bir tohumu uyandırıyor. Tohum filizleniyor, filiz büyüyor, bir gün kocaman bir kavak ağacına dönüşüyor. O ağacın dalına bir kuş yuva yapıyor; gölgesinde başka bir canlı dinleniyor. Bir insan belki o ağacın altında umut buluyor. Ben buna baktığımda yalnızca bir ağacın büyüdüğünü görmüyorum. Bütün evrenle olan bağımızı görüyorum.
Sinemayla ilişkim de biraz buradan geliyor. Hayata bakış biçimim, sinemaya bakış biçimimi oluşturdu. Ben önce görürüm, sonra hissederim, sonra düşünürüm. Bir hikâyeyi anlatırken insanı merkeze alıyorum. Çünkü insan başlı başına bir evren. Coğrafyamız farklı olabilir ama insanın acısı, umudu, korkusu, sevgisi ve arayışı dünyanın her yerinde birbirine dokunuyor.
Çalışmalarımda özellikle insanın hayatla, toprakla, ölümle, sevgiyle ve kendi içindeki karanlıkla kurduğu ilişkiye bakıyorum. Bunu çoğu zaman açıklamak yerine göstermeyi tercih ediyorum. Çünkü bana göre sevgi söylemden çok eylemdedir; sinema da biraz böyledir.
Sizi etkileyen filmler, yönetmenler ya da sinema akımları hangileri? Sinemaya bakışınızı biçimlendiren eserlerden biraz söz eder misiniz?
Beni etkileyen yönetmenlerden biri Abbas Kiarostami. Onun sinemasında beni etkileyen şey, insanı açıklamaya çalışmaması. Bir çocuğa, bir yola, bir ağaca, bir sessizliğe bakıyor ve seyircinin kendi hayatından bir şey bulmasına izin veriyor.
Kiarostami, benden küçük bir parçanın nasıl hareket edeceğine yol oldu. Ama bir yönetmeni sevmek, onun gölgesinde yürümek değil. Onun bana dokunan küçük bir parçasını alıp kendi yoluma bakıyorum. Meseleyi büyüklükte ya da egoda değil, insanın kendi sesini bulmasında görüyorum. Benim sinemamın da bir gün kendi büyüklüğüne ulaşacağına inanıyorum.
Kiarostami ile bir gün karşılaşabilseydim, ona uzun uzun sinema konuşmak istemezdim. Sanırım en içten hâlimle bir çiçek verirdim. Çünkü bazı insanlara söyleyebileceğiniz şeyler, kelimelerin taşıyabileceğinden daha büyüktür.
Toprak filminde mezar kazıcılığı gibi oldukça özel bir işin makineler tarafından devralınması dikkat çekiyor. Bunu teknolojik dönüşüm ve emeğin giderek görünmezleşmesi bağlamında nasıl okumalıyız?
Ben bunu yalnızca “makine geldi, insanın işini aldı” diye okumuyorum.
İnsan yaptığı işle yalnızca para kazanmaz. Bazen yaptığı iş, onun dünyayla kurduğu ilişkinin bir parçası olur. Bir insan yıllarca toprağı elleriyle kazıyorsa, o toprakla arasında yalnızca bir meslek ilişkisi oluşmaz; bir hafıza, bir alışkanlık ve bir duygu da oluşur.
Mezar kazıcısının elinden küreği aldığınızda yalnızca bir aleti almıyorsunuz. Onun toprakla, hayatla ve ölümle kurduğu ilişkinin biçimini de değiştiriyorsunuz.
Makine toprağı kazabilir. Ama insanın toprakla kurduğu duygusal ilişkiyi kazamaz.
Teknoloji hayatı kolaylaştırabilir, üretimi hızlandırabilir. Fakat bunun karşılığında insanın hayatın içindeki bazı temaslarını da görünmez hâle getirebilir. Ben filmde biraz da bu kaybolan temasın peşinden gidiyorum.
Filmde ekonomik dönüşüm, iş kaybı ve yetişkinlerin yaşadığı kırılmaların çocukların dünyasına nasıl yansıdığını da görüyoruz. Sizce çocukların hikâyeleri, yetişkin dünyasının göremediği ya da görmek istemediği hangi meseleleri görünür kılabiliyor?
Endişe insan içindir. Yaşının, makamının, kimliğinin bir önemi yok. Bir çocuk da kötülük taşıyabilir, bir meleğin saflığını da. Bir yetişkin de kötülük yapabilir, bir evliyanın merhametini de taşıyabilir. Ben insanı tek bir sıfatın içine koyamıyorum.
Çocukların dünyasında beni etkileyen şey, yetişkinlerin üzerine örttüğü şeylerin daha çıplak hâlde görünmesi. Bir çocuk bazen bizim görmezden geldiğimiz bir şeyi tek bir bakışla ortaya çıkarabiliyor. Çünkü henüz hayatın kurduğu bütün savunma duvarlarına sahip değil.
İnsan aynı zamanda karanlıktır ve o karanlığın bir kısmını korumalıdır. Her şey açığa çıktığında, her şey çözüldüğünde insanın içinde mücadele edecek, arayacak, merak edecek bir şey kalmaz. Biraz gizemdir insan.
Ama bana göre insanı insan yapan şey yalnızca başkasının acısıyla üzülmek, onunla birlikte yanmak değil; o acıya merhem olabilmektir. Çocukların hikâyelerinde de beni asıl ilgilendiren bu. Yetişkinlerin kurduğu dünyanın sonuçlarını çocukların gözünden görmek ve o dünyanın içinde hâlâ bir merhamet ihtimali olup olmadığını aramak.
İnsan insanla güzeldir. Bir hayat arkadaşının varlığı bile insanı dünyayla yeniden barıştırabilir. Dünya bazen tek başına yaşanması zor bir yer olabilir; ama bir başkasının hayatında sana ayrılmış bir yer olduğunu bilmek, dünyayı yeniden yaşanır kılar.
Son olarak, sinema hakkındaki genel görüşlerinizi merak ediyoruz. Sizce sinema bugün nasıl bir yerde duruyor; sinemanın geleceğini ve özellikle bağımsız sinemanın imkânlarını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Hayat bana sinemayı dayatıyor. Çünkü hayatın kendisi bir sinema değil mi? Sadece onu bir lensle bazen küçültüyor, bazen büyütüyorsun. Hayat değişmiyor; sen ona nereden baktığını değiştiriyorsun.
Bir yağmur damlası düşüyor toprağa. O küçücük damla bir tohumu uyandırıyor. Tohum filizleniyor, filiz bir gün kavak ağacına dönüşüyor. Bir kuş o ağacın dalına yuva yapıyor, başka bir canlı gölgesinde dinleniyor, bir insan belki o ağacın altında umut buluyor. Ben bütün bunlara baktığımda hayatın birbirinden kopuk olmadığını görüyorum. Hiçbirimiz tek başımıza değiliz.
Ben çatlamış kuru bir topraktan dünyanın en güzel çiçeğini, en güzel meyvesini yetiştirebileceğime inanıyorum. Aynı şekilde bir kadraja da dünyanın en güzel duygusunu yerleştirebileceğime inanıyorum.
Bugün görüntü üretmek kolaylaştı. Ama bakmak hâlâ zor. Bence bağımsız sinemanın en büyük imkânı da burada. Büyük imkânlara sahip olmadan da insanın kendine ait bir bakışı olabilir. Bazen bir hikâyeyi büyük yapan bütçesi değil, ona nereden baktığınızdır.
Ben sinemada herkesin baktığı yerde, henüz görülmemiş olanı arıyorum. Bu, mutlaka daha önce hiç görülmemiş bir görüntü demek değil. Aynı kadraja başka bir gözle bakabilmek, orada daha önce fark edilmemiş bir duygu bulabilmek demek.
Ben seyircinin filmden benim vermek istediğim tek bir şeyi almasını istemiyorum. Bana ne vereceğine bağlı. Nesi eksik, film ona ne verdi? Her insan aynı filme kendi hayatından başka bir şey getiriyor.
Belki de benim sinemada aradığım şey bu: bulunmayan kadraj. İnsanlığa henüz gösterilmemiş olanı değil yalnızca; hepimizin baktığı ama henüz görmediği şeyi bulmak.