Lost in Translation

Yaşanan iletişimsizlik ve yalnızlık gibi başlıca konulara romantik ve bir o kadar da realist bir bakış sunan film, isminden de anlaşıldığı gibi bize kayıplarımızı, farklılıklarımızı ve ortak noktalarımızı gösteriyor, bir nevi ayna görevi görüyor. Filmin ismi deyim anlamıyla, farklı iki dilin kelimelerinin karşılığı bulunmadığı durumlarda kullanılan bir karmaşıklığı ifade ederken film de farklı kültürdeki karmaşa, anlaşılamama ve kişiler uyuşmazlıkları sunuyor. Orta yaşlarının sonunda bir aktör olan ve reklam filmi için Tokyo’da bulunan Bob ile Felsefe mezunu, yeni evli ve fotoğrafçı eşinin işlerinden ötürü Tokyo’da bulunan Charlotte’ın yollarının kesişmesiyle birbirlerine aykırı olan bu coğrafyada kendilerine ve birbirlerine olan keşiflerine şahit oluyoruz.

Filmin hikayesini ele aldığımızda Bob reklam filminin çekildiği esnada set çalışanları ve yönetmen ile olan diyaloglarında ciddi sorunlar yaşar, hem anlaşamaz hem de anlaşılamaz. Konuştukları diller farklı olduğundan ve aksan farklılığından insanlarla aralarındaki konuşma her dakika dahada zorlaşır fakat eşiyle olan diyaloglarına baktığımızda aynı dilde konuşsalar da birbirlerini anlayamaz ve dinleyemezler. Bob ve Charlotte evli olmalarına rağmen bekledikleri ilgiyi ve sevgiyi eşlerinden bulamadıklarından yalnız ve ne istediklerini bilmeyen kişiler olarak karşımıza çıkar. Charlotte işkolik eşinden ötürü yalnız ve bilmediği bu kültürde kendi içinde kapana kısılmış biri olarak görünür. İki karakter de benzer sorunlar yaşar, aynı şeye ihtiyaç duymaktadırlar; yaşadıkları aynı sorunlardan ötürü birbirlerini bulmaları ve iletişim kurduklarında, yani birbirlerinde bulduklarında ise yakınlaşmaları kaçınılmazdır. 

Çiftler arasında ortak zevkler ve arzular zamanla körelebilir, azalabilir. Karakterlerden Bob’ın yaşadığı durum budur aslında. Eşiyle diyaloğa girmek istediğinde reddedilmesi ve bu iki kişinin sohbet konularının sadece ev ve çocuk arasında olması Bob’ın kaçış aramasına yol açıyor. Charlotte’ın eşi John’un Charlotte’ın fedakarlıklarına rağmen ilgisiz ve kayıtsız tavrı Charlotte’ın sevgisini köreltir ve kendini keşfetmeye dair bir yolculuğa çıkar. Japonya’nın, dahası Tokyo’nun karakterlerin yaşadığı yere nazaran daha hızlı, telaşlı ve soğuk bir atmosfere sahip olması, karakterleri daha kırılgan ve duygusal bırakır. Gece gezmelerindeki aksiyon ve kaos anları geceleri sakinleşir ,otel salonunda sohbet ederler ve birbirlerine ortak noktalarıyla, istekleriyle bağlandıklarının farkına varırlar. Şehrin üzerinde, ve karakterlerin eşleriyle aralarında olan iletişimsizlik kara bulutu, birbirleri için hiçbir zaman geçerli olmaz.

Filmde karşıtlık ve kopukluk/iletişimsizlik kavramlarının üzerinden gidildiğini söyleyebiliriz. Otel ve şehir sokakları arasındaki belirgin renk kontrastı, kişiler arasındaki vurdumduymazlık bu karşıtlığı imgeler. Tokyo ve Amerika’nın gelenekleri ve yaşam tarzı, gece ve gündüz yaşanan hayat gibi birçok nokta ve ortaya çıkan bu farklılık bir çekim alanı oluşturur ve bu çiftin birbirine daha yakın hissetmesine yardımcı olur.

Sofia Coppola’nın yazıp yönettiği bu 2003 yapımı dram filmi aldığı övgüler kadar Japonya’da ‘doğu kültürüne karşı ön yargı oluşturduğu’ düşüncesiyle eleştirilere maruz kalmıştır bununla birlikte birçok ödülde almıştır. Film özgün senaryosu , başarılı oyuncu kadrosu ve görselliğiyle farklılaşmıştır. Bob ve Charlotte filmin isminin tamamlayıcı bir yönü olarak çeviride asla kaybolmayacak , hemen her dilde aynı olan bir halin kelimeleri ile vedalaşmışlardır.

Yorum Bırak

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.