The Hypnosis (2023) : Girişimcilik ve Ödünç Şahsiyetlerin Patolojisi

Son dönemin öne çıkanlarından biri girişimcilik değil, girişimciliğin oynanması. Bu bir meslek değil artık, bu bir gösteri. Pitch dediğin şey bir tür stand-up; iyi bir espri, geçmişten acıklı bir kırıntı, biraz da “iyilik meleği” pozu… hepsi var. The Hypnosis işte bu gösterinin arka tarafında gezinen bir film. Bazı filmler vardır hani, izleyicinin önünde eğilmez; seyirciden değil, seyircinin beklentisinden kaçınır. The Hypnosis (2023) tam da böyle bir film. Başta rahatsız edici bir sosyal komedi gibi görünürken, sonra altından bugüne dair korkunç bir hakikati bir cümleyle çıkarmaktadır: Artık herkes bir role hazırlanıyor.

Film, bir girişimcilik kampında genç bir çiftin sahneye çıkma sürecini takip eder. Ama sahne burada sadece bir platform değil, varoluşun kurgulandığı yerdir. Çünkü artık girişimci olmak değil, girişimci gibi görünmek makbuldür. Başarı değil, başarı öyküsüdür talep edilen. Vera ve André üründen çok hikâye satmak zorundadır. Vera ile André sahneye çıkmaya çalışıyorlar – ama sahneye değil, daha doğrusu sahne fikrinin pazarlanabilir versiyonuna. Girişimci olarak değil, girişimcilik oynayan olarak. (Bu arada evet, Lacan’ın “jouissance” kavramı burada da devreye girer: zevkten çok fazlası, acı veren bir mutluluk gibi… Vera’nın hipnoz sonrası yaşadığı şey tam da budur.)

Girişimciler artık hikâye satıyorlar. Kanser geçirmiş, annesi ölmüş, göç etmiş, beyin kanaması geçirmiş herkesin bir pitch’lik yeri var bu sistemde. Tabii “iyi niyetli” olmak gerekiyor. Hatta bu, yeni bir ideolojik aygıt: being nice.

Filmdeki karakterler – en azından çoğu – şahsiyet değil, projedir. Daha doğrusu, bir başkasının PowerPoint sunumundan çalınmış hayat temsilleri. “Mis gibi yapan”lar dediğimiz o sahte kahramanlar… Onlar artık kimse değildir. Kendilerinin en iyi versiyonunu değil, en satılabilir versiyonunu oynarlar. Onlar, Baudrillard’ın dediği gibi, artık gerçekliğin kendisi değil, gerçekliğin simülasyonudur. Ve bu çok komik, ama bir o kadar da trajiktir.

The Hypnosis filmi, modern bir ayine bakar: girişimcilik anlatısı. Bu anlatının kilisesi “networking etkinlikleri”; ritüeli sunum ve iyi bir hikâyedir. Vera ve André bu ayinin müritleridir, ancak sadece biri – Vera – inancını yitirip suskunluğa, hatta durgunluğa savrulur. Girişimcilik bir dispozitiftir. Bir dağılım yüzeyi, her özneyi işlevsel bir noktaya çeken bir ağ. Bu ağda “mis gibi yapanlar” vardır: her role giren, kodlara uyan, sunum yapan… bir köpek figürasyonu. Kodlanmışlardır. Tanımlanmışlardır. Sistemin ritmine göre ritim tutarlar.

Bu noktada Roland Barthes’ın “yazarın ölümü” kavramı anımsanmalıdır. Artık anlatıcı ölür, metin kendi başına yaşar. Vera da anlatının dışına düşerek seyircinin zihninde ölümsüzleşir. Hikâyesini anlatmaz, durarak onu başlatır. Çünkü her hikâye bir boşlukla başlar. Her anlam bir kesintiyle doğar.

Girişimcilik sahnesi, bugün öznenin inşa edildiği yeni theatrum mundi’dir. Orada herkes rol yapar, herkes başrol ister, ama hiç kimse yazarı değildir oynadığı karakterin. Şahsiyet artık sahicilikle değil, pazarlanabilirlikle ölçülür. Vera’nın arkadaşları, “ödünç şahsiyetler”dir; başkasından alınmış hikâyelerle, pazara sürülmüş tipler.

Burada Vera sistemden sapar. Hipnozla birlikte bilinçdışı serbest kalır. İçinde sakladığı o çocuk — dürüst, doğrudan, filtrelenmemiş çocuk — konuşmaya başlar. Başta eğlencelidir, sonra garipleşir. Çünkü insanlar gerçekten değil, gerçekmiş gibi davrananlardan hoşlanır. Doğallık, ancak kontrol edilebildiğinde çekicidir. Vera ise kontrolden çıkmıştır.
O artık bir sorun, bir hata, bir “ayı”dır.

Aslında burada Freud’un yapısal modeli devreye girer. Vera “id”i temsil eder: içgüdüleri, dürtüleri, doğrudanlığıyla. Arkadaşı ise tam bir “superego”dur: düzenli, planlı, toplumsal beklentilerle hizalanmış. Film boyunca izleyici olarak, bilinçdışı da olsa bir “ego” ararız. Fakat bu ego, şişkin, kibirli bir yapı değil; sağlıklı bir denge noktasıdır. Oysa filmin evreninde bu denge yoktur. Karakterler ya ödünç alınmış, başkasının sesini konuşan figürler ya da hâlâ büyümemiş ama “girişimciyim” diyen çocuklardır.

Filmdeki adamın gösterdiği köpek ve ayı fotoğrafları bu yüzden önemlidir. Köpek, uyumlu olanı simgeler. Her role girer. İyi görünür. Komut alır. Ayı ise öngörülemezdir, tehditkârdır. Ayı, sistem dışı ama hâlâ figüratif, hâlâ “tanınabilir”dir. Vera ne köpek ne de ayı olur. O bir kaçış çizgisidir — ligne de fuite. Ne tanımlanır ne sınıflandırılır. Bizi rahatsız eden tam da budur:
O, sistemin dışına değil, dilin dışına taşar.

Köpeğin fotoğrafı, başkalarının istediği şeydir. Ayının fotoğrafıysa, rahatsız edici bir gerçektir. Vera bu iki arketipin arasında kalmaz; bu arketipleri reddeder. Çünkü sistemin ona biçtiği kimliği kabul etmez. O, mis gibi yapmaz. Oynadığı oyunu da bozmaz; oyunun varlığını reddeder.

Filmin finalinde Vera’nın durması bir boşluk bırakır. O boşluk seyirciyi rahatsız eder. Çünkü seyirci anlatı ister, kapanış ister. “Her anlatının bir başlangıcı, ortası ve sonu olmalıdır.”(Aristoteles) Oysa Vera’nın duruşu, anlatıyı poetik düzlemden çıkarır ve etik bir zemine indirir.

Film, İskandinav mizahına yakın dururken Z kuşağının bireyselleşme arzusu, kurumsal maskelere karşı duyduğu alerji ve kendi “kırılganlığını” bir özgürlük sahası olarak görmesiyle The Hypnosis, girişimcilik gibi gözüken bir yapının altındaki kimlik krizine işaret ediyor. Ve en sonunda bize bir şey söylüyor: Artık gitmeyebiliriz. Beklemeyebiliriz. Herkes gibi olmak zorunda değiliz.

Yorum Bırak

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir