Samarra’da Bekleyen

“İnsanoğlu o kadar dünyevîleşir ki, mezar kazan bile öleceğine inanmaz” diyor Gazali. Buradaki “mezar kazan bile öleceğine inanmaz” ifadesi, ölümle sürekli yüz yüze olan bir kişinin dahi kendi sonunu düşünmekten kaçındığını anlatıyor. Modern çağın en derin korkularından biri olarak ölüm karşısındaki çaresizlik, bireyin yaşamını ve anlam arayışını köklü bir biçimde etkiler. Ölüm, popüler kültürde sürekli karşılaştığımız temalardan biridir; sinema, edebiyat ve sanatta sıkça ölümle yüzleşen figürler üzerinden anlatılır. Bunun nedeni, insanın bilinmezliğe karşı duyduğu derin korku ve belirsizlikle baş edememesi, dolayısıyla bu temanın sürekli bir yüzleşme alanı olarak gündemde kalmasıdır.

Ölümle yüzleşmekten kaçınan modern insan, palyatif toplulukların bir parçası olarak acıdan uzaklaşmaya çalışır. Günümüzde rahatsız edici olan ne varsa, birey ve toplum ondan kaçma eğilimindedir. Ölüm de bu kaçışın en keskin noktasıdır; çünkü ölüm “lezzetleri bozar”, yani dünyaya bağlanmayı ve keyif alma arzusunu köreltir. Bu yüzden ölümden bahsetmek, bireylerde ciddi bir huzursuzluk yaratır. Bu rahatsızlık, bir mezarlığın girişine “Her nefis ölümü tadacaktır” ayetinin asılması gibi olaylarda da gözlemlenir. Böyle bir durumun uzun süre tartışılması, toplumun ölümle ilgili kaygılarının derinliğini ortaya koyar.Oysa bu ilahi kelam, kadim kültürlerde daima var olmuş ve insanların yaşamlarını anlamlandırmalarında temel bir yer edinmiştir.


“Her nefis ölümü tadacaktır” (Al-i İmran, 185) ayeti, İslam kültüründe ölümün kaçınılmaz bir gerçek olduğu ve bu bilincin her an hatırlanması gerektiğini ifade eder. Bu ilahi kelam, hayatın geçiciliğini hatırlatarak insanları daha bilinçli bir yaşam sürmeye davet eder. Benzer şekilde, Antik Yunan’da “Gnorimos Thanatos” (tanıdık ölüm) kavramı, ölümün doğal bir süreç olduğunu ve ondan korkulmaması gerektiğini savunarak bireyin yaşamını anlamlandırmasını öğütler. Tibet Budizmi’nde “Maranasati” (ölüm farkındalığı) bireyin ruhsal gelişimi için ölüm bilincini sürekli hatırlaması gerektiğini vurgular. Japon kültüründe “Mono no aware” (geçici şeylerin hüznü) yaşamın geçiciliğini fark ederek anın değerini bilmeye yönlendirir. Çin’de “Shēng sǐ yǒu mìng” (yaşam ve ölüm kaderle belirlenir) ifadesi, bireyin yaşamı ve ölümü doğal sürecin bir parçası olarak görmesini teşvik ederken, Orta Çağ Avrupa’sında “Ars Moriendi” (ölme sanatı) kavramı, insanın ölümle yüzleşirken bilgece bir tutum sergilemesi gerektiğini öğütler. Hristiyan kültüründe cenaze törenlerinde kullanılan “Ashes to ashes, dust to dust” ifadesi de yaşamın geçiciliğini hatırlatır. Latince kökenli “Memento Mori” (ölümü hatırla) ifadesi ise, Stoacı filozoflardan Hristiyan düşüncesine kadar uzanan geniş bir etki alanına sahiptir ve insanlara yaşamın geçiciliğini unutmamalarını, dünyevi zevklere aşırı kapılmamalarını öğütler.Tüm bu farklı kültürlerde yer alan kavramların ortak noktası, ölümün kaçınılmazlığına dikkat çekerek insanları yaşamı daha bilinçli, erdemli ve anlamlı kılmaya teşvik etmeleridir.Modern insanın bu hakikatten kaçışı, aslında insanın kendi gerçekliğine yabancılaşması olarak yorumlanabilir. Ölümle yüzleşmek yerine ondan kaçmak, bireyin öz varlığından kopmasına ve gerçek mutluluğu bulamamasına neden olur. Oysa ölümden kaçmak değil, onu bilmek ve onunla barışmak insanı olgunlaştırır.

 Mezar kazıcı bile öleceğini unutur, dedik. Bu yazıya konu olan anlatıda ise bunu unutmayan birinden, bir gassalın hikayesinden bahsediliyor. “Ben ölünce beni kim yıkayacak?” diyor, zira kimsesi yok. Annesini çok küçükken kaybetmiş ve tüm hikaye boyunca bu ayrılığın acısını izliyoruz. Diğer yandan babası serserinin teki ve o da küçük çocuğu hem kendi yokluğuyla hem annesinin ölümünün yol açtığı yokluk ve boşluklarla baş başa bırakıyor. Gassal, yani Baki, tıpkı yazarın dediği gibi dünyayı bir kere gördüğü yerden, yani çocukluğundan ve o büyük kaybın, ölümün açtığı pencereden tanımlıyor, oradan bakıyor hayata. Baki’nin tüm ilişkilerindki (bu geçicilik karşısındaki) garip hali, yani dünyaya yabancı olma ve misafirlik halini izliyoruz. Bu kısa süreli anlatı, düşünsel yollar ve labirentler açarak izleyiciyi yolculuğa dahil ediyor. Dizi ile ilgili söylenecek çok şey var fakat biz sözü kısa ve öz tutalım. Anlatının gücü, bu zor olanı basitçe, rafine bir şekilde söyleyebilmek ve bunu yaparken lezzeti oluşturan detayları unutmaması. Samarra’da ölümünün beklediği adamın hikayesindeki gibi, tüm yolların Samarra’ya ulaştığını görüyoruz. Güçlü kalelerde de olsa, genç de olsa, insanların çağrıldığında bu yola revan olacağını ve nihayet Samarra’daki buluşmaya ulaşacaklarını vurguluyor anlatı.

 

Yorum Bırak

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir